Geçen yılda geçen yılı yaşadınız mı? / Jacques Prevért
 
 
Bu yılı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç günışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ya siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelene kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimenlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediğiniz oldu mu hiç?
Hiç taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın bunlar gibi birçok “küçük şey”e bağlı olduğunu
hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yeni yılda düşünün.
Yayılın çimenlerin üzerine
Acele edin
Er ya da geç
Çimenler yayılacak üzerinize
.

Etiketler : Jacques Prevért,çimenler,yeni yıl,yaşamak,uluer aydoğdu

30.12.2009
http://haber.sol.org.tr
 
Toroslar’ın Akdeniz’le Öpüştüğü Yerde Şiirin Bileğitaşı Bir Ömür : Metin Demirtaş 
 
Nihat Behram
 
Bir de arı çiçektozunu böyle özümser, böyle sağar nektarı. Bir de ana kucağı böyle sıcak, dost kapısı böyle açıktır. Bir de kök toprağı böyle sarar; halkın öz evladı, halkının acısını böyle duyar... Demem o ki: Metin Demirtaş şiiri böyle özümsemiştir.
Açıkçası: onun sesini kendi sesim bilirim. O kadar bencileyin. O kadar söylemek istediğim gibidir. O kadar denk düşer düşüme. Tanımı, aradığım tanımın tamıdır.
“Senin orda tırnağın taşa değse, benim burda yüreğim kanar!” diyor bana yazdığı son mektubunda. ‘Ora’ dediği yer gurbet, ‘bura’ dediği yer sıla, Toroslar’ın Akdeniz’le öpüştüğü kıyılar. Dostundan bu sözü duyan, kendini darda, zorda sayar mı? Zorluk ateş olsa ne yazar?

“Dün Mavi’nin portakalına günaydın deyip geçtim!” Aralık 1989 tarihli mektubunun içinden bir satır işte. ‘Mavi’ dediği, 1985'te, sürgünde doğmuş kızım. O doğmuş, ben yurttaşlıktan atılmışım. Öyle uğulduyor ki içim, dinleyenin kulakları sağır olur! Tam böyle bir günde, şu notu düşmüşüm defterime: “Benim için dünyanın en güzel yurdunun en güzel sahillerinden, benim için dünyanın en güzel diliyle, dünyanın en güzel yürekli insanlarından biri tarafından yazılmış bir mektup geldi. Eşsiz yürekli şair dostum Metin’in kartını dünden beri dönüp dönüp okuyorum. Akdeniz sahilinde bebeğim için, benzeri yavrucuklarımız için bir portakal fidanı diktiklerini yazıyor.” Zarfın içinde bir fotoğraf. İki yanardağ yürekli şair, Ahmed Arif ve Metin Demirtaş. Oturmuşlar Toroslar’ın Akdeniz’le öpüştüğü yamaçta, Mavi için diktikleri portakal fidanının yanı başında. ‘Şair amcalarından Mavi’ye’ diye imzalamışlar fotoğrafı. İnsanın içindeki yalnızlık uğultusu gökyüzüyle, doruklarla, dalgalarla, ışıkla bilenmez mi o anda? Şairler ki, portakal fidanıyla imzalamışlar Toroslar’ı, mümkün mü gayrı, ‘Bakanlar Kurulu’ sıfatlı bir ekibin imzalarıyla, bir insanın yurdundan köklerinin kesilip atılması?
Metin Demirtaş, ömrünün 70’ine erdiği, bizim onu armağanlarla kutsayacağımız yaşında, o bizi, ömrünün şiir kesitlerinden, armağanların en soylusu, en eşsizi, en derini, en durusuyla gönendirdi yine: “Türkülerde Gezer Adları”
Metin Demirtaş’ta, Attila Josef’in pürüzsüz dikliği gizlidir; Yesenin’in hüzünlü düzlüğü, Karacaoğlan’ın kırışıksız sevdası, Dadaloğlu’nun sönümsüz narası. Ahmed Arif’in, Enver Gökçe’nin sırdaşı, ses kardeşidir. Lorca inceliğinden, Nâzım direncinden maya taşır. Che’nin yoldaşıdır. Eğilmez bükülmezliğini, Lenin onurundan, umut doruğundan alır. Sabırla öfkenin kesiştiği yerden. Ondan ki soluğunda, hem ayrılık acısı tüter, hem kavuşma sevinci. Öfkesinde lanetten çok merhamet, ürküşünde korkudan çok cesaret gizlidir.
Ömrü şiirin bileğitaşıdır. Onun şiirinin bileğitaşı ise sardunya kokusudur, kelepçeli tutsağın umududur, mazlumun ahıdır, susam tarlalarıdır, yasemin çiçeğidir, özlemdir, yağmurdur; ıssız geceler, dipsiz heceler, kınsız yücelerdir; yuva kuran kuştur, bebek için düştür; onurlu duruştur... Sesini buralarda bilemiş de gelmiştir. Her gününde şiir olan bir ömrü böyle dermiştir.
Ben Metin Demirtaş’ı 68'den bu yana bilirim. Durunun durusu sevinci aramasıyla bilirim. İrinin irisi hıncı yoğurmasıyla bilirim. Haksızın, hırsızın, yanlışın, arsızın üstüne üstüne yürümesiyle bilirim. Sevdiğini, dostunu, suyu, toprağı, göğü, fidanı korumasıyla bilirim. Güzelliğin, inceliğin, sadeliğin, doğrunun, sahiliğin ardı sıra yürecikten yürecikten yürümesiyle bilirim.
“Türkülerde Gezer Adları” ona ilişkin bilgilerimin belgeleridir. Sözcük sözcük, dize dize, şiir şiir hayatımızın dalgalarıdır. Canımızın yongalarıdır. Ömrümüzün hiç solmayacak olan goncalarıdır.
Metin Demirtaş’ın hayatı, şiire adanmış bir hayattır. Arı hayatının bala adanmış bir hayat olduğu gibi. Şiiriyse hayata adanmış bir şiirdir. Hayattır esas olan. Ve erdiği noktada, hayatı şiirini, şiiri hayatını bütünler. Adı, böcekten çok balı çağrıştıran arının petekle bütünleşmesi gibi, şiirle bütünleşmiştir.
Doğal şiir sözüyle sıradan sözün arasındaki sınır kıldan incedir. O sınırın şiir kıyısında düşmeden durmak ustalık ister. Ancak çok ustası durabilir. Şiir yüküyle Metin Demirtaş bunlardan biridir. Günlük yaşamın en sıradan cümleleri sandığınız sözler, birbirine eklenirken bir de bakarsınız ki dizeleşip derinleşir. Şiirdir derinleşen. Dizesiz şiiri yoktur Demirtaş’ın. Yani omurgasız, atardamarsız, yüreksiz, tensiz, tinsiz şiiri yoktur. Şiiri taneli şiirdir yani. O da ne demeyin, ortalık (püskülü bol ama tanesiz mısır sapı gibi) dizesiz şiir püskülüyle dolu değil mi?
Nasıl arsız bir ortam. Böcek sürüleri gibi çeteler. Ama hep böyle olmadı mı? İlkin, suyun başını tutanların cümbüşleri duyulur. ‘Al gülüm ver gülüm’ kumpasıdır. Sanarsınız ki sadece onlar var ve dünya, sadece onların kumpanyası kadar!
Acı da olsa gerçek şu: ne bu ülke zenginliğinin farkında, ne bu halk; açıkçası ne de bizimkiler!
Metin Demirtaş, 70’ini devirmiş bir ermişimizdir, diyorum. Hadi bakalım, sorsun herkes kendine, kim bu sözün taşıdığı anlamın ne kadar farkındadır?
Bana sürekli şiir, yazı, dosya ileten, şiir konusunda konuşmak isteyen genç kardeşlerimize bir öğütüm var: Metin Demirtaş’ın şiirini mutlaka solumalılar; şiirini soluyan, onu şiirden öte tanımaya çalışsın. Gitsin onda Ahmed Arif’in, Enver Gökçe’nin, İlhan Erdost’un anısını; oğlu hapisteki ananın sızısını dinlesin; kelebeğin uçuşunu, tomurcuğun açışını gözlesin. 20li yaşlarımda, tadına doyumsuz duygularla geçtiğim yoldur. Sevdiğimle birlikte yanına vardığımda, bizi, “Boş durmak yok, kalacağınız ev halkının işini işiniz bileceksiniz!” diyerek Kemer’de bir eve yerleştirmişti. Susam mevsimiydi. Gündüzleri ev halkıyla susam biçmeye gidiyorduk. Geceleri gelip alıyordu bizi. Kıyı boyu ya da koruluk yamaçlarda, dalından kuşuna yeryüzüyle söyleşerek Karacaoğlan okuyordu ve Nâzım, Neruda, Yunus, Yesenin.. Doğasıyla, halkıyla oraları böyle tanıdım. Yıllar sonra, Yılmaz Güney’e tutsaklıktan çıkış kapısı ararken, aklıma yine O ve oralar düşmüştü: Metin Demirtaş ve Kemer’de susam biçtiğim tarlaların baktığı kıyılar. Budur Metin Demirtaş: hem öğretmen hem arkadaş. Onun ömrü bize, Toroslar’ın Akdeniz’le öpüştüğü yerde, yeryüzü şiirinin mirasıdır. Bu mirastan habersiz yaşayanın, bir yanı hep eksik kalır.
Sevgiler sana Metin abi, şu her şeyin karmakarışık, sahte, sisli, bulanık olduğu; softalığın, dinci ve liberal faşizmin kudurduğu, yurtseverlik kemirgenlerinin azdığı, emekçi halk ve devrim değerlerinin küllendirilmek istendiği günlerde bizi en duru, en sade, en sahi sesinle; halkın ve hayatın ışığıyla, umuduyla, teslim alınmaz onuruyla sardığın, beslediğin için.
“Türkülerde Gezer Adları” sana da, bize de kutlu olsun. 70’li yaşlarında seni şiir korusun!

Etiketler : Nihat Behram,Metin Demirtaş,Türkülerde Gezer Adları,denizsuyukasesi,toroslar

Halway Sheyaamud / Umalım, bu işlesin

Çarşamba, Aralık 30, 2009

Halway Sheyaamud / Umalım, bu işlesin*
 
Başlangıçta biricik ve eşiz olan, yani yalnızca BİR olanın bir hayatının olabilmesi için bu biricik ve eşsizlikten uzaklaşması gerekir ki tarih dediğimiz süreç de aslında bu uzaklaşmanın tarihidir. Bunu kendi yaşamlarımıza vuracak olursak daha ilk nefesi aldığımızdan itibaren bu birliğin ifadesi olan denge durumundan/düzenden uzaklaşmaya başlarız. Kendimizi bildiğimiz an ise bütünlüğün –bütün, gerçek olmayandır- yitmeye başladığı andır. Bu an bir çatallanma eşiğidir aynı zamanda da ve bütünden/birlikten/dengeden/düzenden/cennetten kovulup kendi varlıklarımızın farkına varırız böylece. Bireysel tarihimiz başlamıştır. Diğer bir deyişle başlangıçtaki, nerdeyse mükemmel de diyebileceğimiz, düzen/denge/birlik/biriciklik/eşsizlik zamanın oku istikametinde yavaş yavaş ve hızlı hızlı bozulmaya ve sistem düzenden düzensizliğe, dengeden uzak denge durumlarına, birlikten çokluğa, biriciklikten bir doluluğa, eşsizlikten kendi içinde bir dolu benzerinin ortaya çıktığı bir duruma doğru hareket eder.
 
Bu yüzden bütün sistemler başlangıç koşullarına (cennet, çocukluk) aşırı duyarlıdır. Herkes o birliği, denge halini arar, özler, ama bir yandan da geri-dönüşümsüz bir şekilde düzensizleşmeye, dengeden uzaklaşmaya, dolayısıyla da karmaşıklaşmaya başlamıştır. Karmaşıklaştıkça, bu karmaşıklığı yönetecek örgütlenmeler/oluşumlar (kendi bedenlerimizde kalp, beyin;  toplumsal bedenlerde krallıklar, ulus-devletler, demokrasi vs.) ortaya çıkar. Ancak hepsi de öngörülemez (emergent) süreçlerdir. Bu bağlamda kaotik ortamların yeni yeni oluşum ve örgütlenmeler, türler oluşturabileceğini öngörebiliriz, ama bunların neler olacağını bilemeyiz.
 
Diğer yandan evrensel olandan, yani birbirinin yerine konulabilir birimlerden oluşan bir örgütlenmeden, yani “aynı olanın sonsuz döngüsü”nden, şimdiye kadar defalarca denenmesine rağmen, kozmik olana (burada sözü geçen kozmik sözcüğü son günlerdeki kozmik oda tartışmalarından esinlenmiş olmayıp benim daha önceki yazılarımda sık sık kullandığım bir sözcüktür)  sıçrayamayışımız üzerinde de düşünmek gerekir.
 
Umarım bu kez başarırız. Bu umutla, herkesin yeni yılını kutluyorum.
 
Umalım ki 2010 (2010 tane 1’den ibarettir) yılı kaosun kalbinden bizim için o kozmik dengeye açılan kapı olsun.
 
Öyledir, her hastalık yeni bir sağlık arayışıdır.
 
Öyledir, her yeni yıl kolektif bir sezgiyle o kapının açılmasını beklediğimiz için, her şeye rağmen, coşkulu ve umutluyuzdur.
 
Nice nice güzel, keyifli ve “şenbilgi”li yıllarınız olsun.  
 
ulu bir er / denizsuyukasesi
 
*) A. Neher (bkz. Kaostan Düzene, Ilya Prigogine – Isabelle Stengers, İstanbul, 1998, s. 364.) 

Etiketler : Halway Sheyaamud,denge,termodinamik,Prigogine,ulueraydogdu

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/kapitalizm-bir-ask-hikayesi-21821

 

> Kapitalizm: Bir Aşk
> Hikâyesi

>
> Korkut Boratav
>
> Michael
> Moore filmleriyle
> Amerikan toplumunu eleştirmeye devam ediyor. Öncekileri
> hatırlatayım: Kapanan fabrikalarıyla birlikte işlevsiz
> kalan geleneksel işçi sınıfının kaderi,
> Amerikalıların silah tutkusu, 11 Eylül’den Irak
> saldırısına uzanan dönemde Bush
> yönetiminin marifetlerinin teşhiri, Amerikan sağlık
> sisteminin insafsız eleştirisi… Şimdi de 2007-2009
> krizini vesile ederek doğrudan doğruya Amerikan
> kapitalizmini hedef alıyor: Bu hafta Türkiye’de de
> gösterime giren Kapitalizm: Bir Aşk
> Hikâyesi…
>
> Michael
> Moore’un, son yıllarda Amerika’dan çıkan en
> etkili muhalif olduğunu düşünüyorum. Kendisine bir
> Oscar, bir de Altın Palmiye ödülleri getiren belgesel sinemayı çarpıcı bir biçimde
> kullanıyor. Konusunu doğrudan doğruya insan hikâyelerine
> taşıyarak işliyor. Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi de
> böyle bir film. Kriz ortamındaki Amerikan kapitalizmini de
> tek tek insanlar üzerinde odaklanarak
> eleştiriyor.
>
> ***
> Emekçi
> katmanlardan filme taşınan insan manzaralarından
> örnekler vereyim:
>
> İpotek
> borçları nedeniyle konutlarından polis zoruyla tahliye edilen insanları
> görüyoruz… Bu insanların önemli bir bölümü,
> uzun yıllardan beri oturdukları evlerden çıkartılıyor;
> zira, komisyoncuların, bankaların iğvasına kanarak
> konutlarını ipotekleyerek ilaveten borçlanmışlar ve
> tökezleyince evleri satılmış. Yirmi yıldır
> oturdukları konuttan polis zoruyla çıkarılan aileye
> emlâk komisyoncusu soruyor: “Evin son temizliği
> için dışarıdan insan tutacağız; isterseniz siz
> temizleyip bin dolar kazanın…” Kabul
> ediyorlar. 81.000 dolarlık borç nedeniyle tahliye
> ettikleri kendi evlerini temizleyip yeni sahipleri için
> hazır hale getirdikten sonra bin doları alıyor;
> kamyonetlerine binip kayboluyorlar.
>
>
> Havayollarının bunalıma girmesi
> bahanesiyle maaşları düşürülen ve “yoksul
> Amerikalılar sınıfına” katılan pilotlar…
> Bazıları, yoksullara dağıtılan yiyecek karnelerine
> muhtaç kalmış; birisi mesai saatleri dışında köpek
> gezdirerek; bir başkası kanını satarak ek gelir
> kazanıyor.
>
> Dev perakende
> zinciri Wal Mart’ta çalışırken kansere yakalanıp
> ölen adamın hikâyesini karısından izliyoruz.
> Hastanelere 100.000 dolar borçlanmışlar. Cenaze
> kalktıktan sonra öğreniyor ki Wal Mart kocası için bir
> hayat sigortası yapmış; ne var ki, sadece şirketin
> yararlanabileceği türden bir sigorta… İşçinin
> ölümü, aileyi iflasa sürüklerken, Wal Mart için
> kazanç kaynağı olmuş. Bir hayli yaygın olan bu tür
> sigortalara, finans çevrelerinde “köylü
> sigortası” dendiğini öğrenen dul kadın, “bu köylü lâfı çok ağırıma
> gitti” diyor.
>
> Özel
> şirketler tarafından “işletilen” çocuk
> hapishanelerinden manzaralar izliyoruz. Öyle anlaşılıyor
> ki, hapis süresi uzadıkça işletmenin kârlılığı
> artmaktadır. Basit kabahatler nedeniyle bir-iki ay hapis
> cezası alan yoksul çocukların hapis süreleri çeşitli
> bahanelerle birkaç kat uzatılmaktadır.
>
> ***
> İşçi sınıfı kökenli solcular
> diyalektik düşünmeye kendiliğinden yatkın
> olurlar. Moore da böyle olduğu içim emekçilerden
> başlattığı hikâyesini karşıtlarıyla
> bağlantılandırıyor; sürdürüyor. Böylece Amerikan
> kapitalizminin egemen, yönetici sınıflarından, onların
> sözcülerinden de “manzaralara”
> ulaşıyoruz.
>
> Amerikan
> ekonomisini yöneten kişilerin büyük şirketlerle göbek
> bağlarını Moore tek tek ortaya koyuyor. Ve gösteriyor
> ki, bunlar, dev bankalara hizmet ederken kazandıkları
> milyonlarca doların “karşılığını”
> hükümete geçtikten sonra eski şirketlerini doğrudan
> veya dolaylı yöntemlerle ödüllendirerek fazlasıyla
> ödemişlerdir.
>
> Ünlü banker
> Warren Buffett’in “finansal sistemin kitle imha
> silahları” olarak adlandırdığı ve krize yol
> açtığı söylenen “finansal araçlar”dan
> bazıları, örneğin türevler, batık kredi takasları ne anlama gelmektedir? Wall
> Street’teki ofislerinden çıkan bankerlere, uzmanlara
> mikrofon uzatıyor; yanıt alamıyor. Harvard’lı
> ünlü profesör (ve IMF’nin eski baş ekonomisti)
> Kenneth Rogoff’a ulaşıyor; profesör açıklamaya
> çalışıyor; tökezliyor, beceremiyor. Bankalara 700
> milyon dolar aktaran kurtarma operasyonunun izlerini
> sürmeye çalışıyor. Kongre’de bu süreci
> denetlemeyi üstlenen kişiye soruyor: “Bu para şimdi
> nerede?” Cevap, “bilmiyorum”.
> Moore’u, bundan sonra elinde bir torba;
> “vatandaş olarak paramı geri almaya geldim”
> diyerek tek tek dev bankaların kapılarında
> görüyoruz.
>
> ***
> Michael
> Moore’un filmi, “krizden tablolar” olarak
> başlıyor; hızla kapitalizmin eleştirisine dönüşüyor.
> “Kapitalizm paranın egemenliğine dayandığı için
> özünde anti-demokratiktir; acımasızdır; habistir;
> ortadan kaldırılmalıdır.” Bu mesaj, film boyunca
> Moore’un, din adamlarının, sıradan insanların
> ağzından sık sık tekrarlanıyor. Sistemin
> kötülükleri, Moore’a göre, o kadar açıktır ki,
> isyan haklıdır. Esasen, film boyunca sıradan insanların
> dayanışmayla, mücadeleyle, fabrika işgaliyla
> kazandıkları “küçük zaferler” de
> anlatılmaktadır.
>
> Peki,
> alternatifi nedir? Moore Reagan-öncesi Amerikası’na,
> kapitalizmin refah toplumu düzenlemelerine özlemle
> bakmakta; Roosevelt’e büyük saygı duymaktadır.
> Finans kapital ve savaş lobisi tarafından kuşatıldığını
> kabul etmesine rağmen Obama’yı hâlâ desteklemekte;
> bu yüzden de Amerikan solcularının bir bölümüne ters
> düşmektedir.
>
> Ya sosyalizm? Film boyunca Moore’un yüreğinde
> sosyalist bir damarın atmakta olduğunu gösteren
> belirtiler vardır. Bu bakımdan benim için hoş bir
> sürpriz, filmin bitiş müziği olarak
> enternasyonal’in (üstelik nefis bir Amerikan halk
> şarkısına dönüştürülmüş biçimiyle) kullanılması
> oldu.
>
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/kapitalizm-bir-ask-hikayesi-21821
>

Etiketler : KorkutBoratav,Kapitalizm,Biraşkhikayesi,onurbehramoğlu,denizsuyukasesi

bize uzanan çimenler / Halil Güler

Çarşamba, Aralık 16, 2009

 

(denizsuyukasesi / ekim-kasım-aralık  2009 / sayı 40)  

 

bize uzanan çimenler

 

orman kabarınca

ağaçların kanı çekildi, saçıldı sızı.

bir bahçe oldu bedenim

bir bahçe, heves sözlerinin dallarında,

kuşlar alâmetler okudu.

sallandım o dallarda

doğanın karanlık milinde döndüm

kalbimin saten çarşafı yırtıldı.

içimde hayallerime sarılmış bir hayvan

içimde nilüfer yaprağı,

dinliyordum:içime kendini giydiren acıyı.

yüreğim genişliyor.

hissediyorum yüzlerce noktadan

şiştiğimi, sızladığımı.

ama en çok da kalbimin ortasından 

 

Halil Güler

 

Etiketler : halilgüler,denizsuyukasesi,40.sayı,ulueraydoğdu,izmir
<_script /><_script />