Salı, Haziran 9, 2009 ·
Güzel günleriniz olsun!
2008'e dair Notlarım (I)
***
"Süreksiz aklın" sürek avı sürüyor.
***
Obsesif, yani takıntılı akıl ya da Richard Dawkins’in özellikle vurguladığı üzere “süreksiz akıl” dünyanın başına gelmiş en tehlikeli işlerden biri. Sabit akıl da denilebilir "süreksiz akıl" için. Yani hareketsizdir, ama her şeyi hareket ettirmek ister. Kavramlaştırırsak: "Hareketsiz hareket ettirici"dir. Böyle bir akılla bırakın konuşmayı yan yana bile gelmek istemem. Uzak durmak en iyisidir. Hoş, her an, her yerde karşınıza çıkar ya neyse…
***
Bir yerlere saplanıp kalmıştır “süreksiz akıl”. "Ben haklıyım", der başka bir şey demez. Sabittir ve herkesi öyle ya da böyle damgalamayı pek sever.
***
Yıl içinde liberal, liberal demokrat ve solcuların, devir bu ya, “düşüncesiz inanışlara” taraf olacak -Örneğin Kur’an’dan bir ayeti demokrasi, özgürlük ve eşitlik adına savunurlar- kadar düşünceden uzak olduğunu da gördük. Örneğin Mehmet Altan. Türkiye için en iyi modelin Ilımlı İslam Modeli olduğunu bile çaktırmadan yazılarında söyledi, söylüyor.
***
İnsan ölümden korkmadığı gün özgür olacak. Canım Krilov. Ecinniler’in muhteşem cini. Kitabı bu cümle yüzünden uzun yıllar bitirememiştim, nihayet bu yıl bitirdim.
***
İktidar aygıtına karşı “önlerine gelen her şeyi yerle bir eden” savaş makineleri her zaman olmuştur. Bu bağlamda “… hem ayrıksı hem mahkum edilmiş savaş insanının” durumunu“ Kleist’ten daha iyi gösteren olmamıştır. Çünkü, Penthesilée’de (1805-1807) Achille başından beri kuvvetten yoksundur.” Şöyle ki: “Siyaset egemenliğinin iki kutbu arasında sıkışmış kalmış olan savaşçı aşılmış, mahkum edilmiş, geleceksiz, kendi kendine döndürdüğü kendi öfkesine indirilmiş gibi durur. Herakles’in ailesinden Achille, ardından Ajax eski devlet adamı Agamemnon’a karşı bağımsızlıklarını söyleyecek güce hala sahiptirler; ama ilk modern devletin adamı, doğmakta olan modern devletin adamı Ulysse’e karşı hiçbir şey yapamazlar. Kullanımlarını değiştirmek ve devletin hukukuna boyun eğdirmek için Achille’nin silahlarını alan Ulysse olmuştur…” Tam da bu noktada “devletsiz kadın-halk Amazonların tarafına geçer” Achille, yani “savaş makinasıyla birleşmekten” kendini alamaz. “Amazonlar, Yunan ve Truvalı iki devlet ‘arasından’ yıldırım gibi geçip fırlarlar ortaya. Önlerine gelen her şeyi yerle bir ederler. Achille kendisinin benzerleriyle, Penthesilée’yle” bu şekilde karşılaşır ve “hem Agamemnon’a, hem de Ulysse’e ihanet eder.” Diğer bir deyişle Ulysse, Achille’i kurumlaştıramamıştır. Öyledir “Devletin kendisinin savaş makinası yoktur; onu yalnızca kurum şeklinde ele geçirir ve bu ona sorun çıkarır durur. Devletlerin askeri kurumlara karşı kuşkuları buradan gelmektedir; çünkü bu askeri kurum dışarıdan gelen bir savaş makinesinin mirasıdır.”
***
Mesele şu ki bize mesele olarak gelen, görünen ve hakikaten de bizim için mesele olup canımızı yakan her şey içinde olduğumuz organizmanın/sistemin kendi kendine kendini var etme biçimi. İçinde olduğumuz organizma/sistem aynı zamanda da içimizde olduğundan, diğer bir deyişle o'nun tıpkısı ya da kopyası olduğumuz için bataklığın/kısırdöngünün yaratıcıları biziz. İçinden çıkmaya çalıştığımız meseleler bizim içimizde, biz meselelerin içindeyiz. Yani hem iş'in içindeyiz hem de 'iş' içimizde. Yani mesele biziz. Hem bütün hem de tek tek bütünü an ve an yeniden oluşturan parçalar olarak. Öyle ki bunu görmezden gelmek ya da böyle bir farkındalıktan uzak yaşamak belki de yaşadığımız meseleler arasındaki en önemli mesele.
***
Öyle görünüyor ki bize birbirimize karşı olmak da dahil anlam, değer ve kurallar veren bir döngünün içinde sıkışıp kalmışız, ama içimizde bir şeyler bu tutsaklıktan kurtulup özgür olmak istiyor. Soru, doğru soru öyleyse şöyle olmalı: VAROLAN BİZ’den BU BİZ’i OLUŞTURAN, ÜRETMİŞ ve YARATMIŞ OLAN HER ŞEYİ, HERKESİ MEMNUN EDEBİLECEK (yeni) BİR BİZ YARATABİLİR miyiz? YOKSA VAROLAN BU BİZ’in bir BİÇİMİ OLARAK YAŞADIĞIMIZ KISIR-DÖNGÜ’de YOK OLUP GİDECEK miyiz? Sanırım bu soru önümüzde öncelikli olarak duruyor.
***
Prigogine ve Stengers’ın Kaostan Düzene[1] adlı kitaplarında söz ettikleri gibi bu malzemeden bir ev inşa edebileceğimiz gibi bir saray da inşa edebiliriz. Yani varolan bu dünyadan başka bir dünya oluşturabiliriz. Bunun için öncelikle içeriden bakmaya ihtiyacımız var, yani bütün’den. O biziz. O’nu biz inşa ettik, oluşturduk, yarattık, ördük, ama şimdi hemen hemen hepimiz bu dünyadan memnun değiliz. Başımıza öyle bir çorap/dünya ördük ki bunaldık. Doğru, aslında biz kendi kendimize zulüm ediyoruz. Ancak madem memnun değiliz öyleyse hala niye bu dünyada ısrar ediyoruz? Çünkü yaratmaktan korkuyoruz. Öyle ki varolanı değiştirmek isteyenleri tehdit olarak algılayarak -görüldüğü yerde ezilmelidirler- döngü’yü sürdürüyoruz. Çünkü ancak varolanın içinde kalarak varolabileceğimizi düşünüyoruz. Yani bir başka deyişle varlığımızı korumaya ve sürdürmeye çalışıyoruz. Bütün canlı organizmalar/sistemler gibi yok olmak istemiyoruz. Ancak görüldüğü üzere yok olmak istemediğimiz için yok oluyoruz. Burada varlık (being) ile oluş (becoming) arasındaki ezeli kavgayı görebiliriz. Varolduğumuz biçimde ısrar edişimiz oluşumuzu engelliyor. Oysa taşlar bile aşınıyor, parçalanıp değişiyorlar. Yani varlığımız varoluşumuzun önünde engel. Pusup kalmışız varlıklarımızda, öylece bir kurtarıcıyı bekliyoruz. Oysa bizi bizden kurtaracak olan yine biziz. Varolan dünyadan başımızı çıkardığımızda bunu görebiliriz. Kozalarımızdan çıkıp kendi yalnızlığımızla karşılaşmalıyız. Bizden başka bir şey yok. Korkma! Varolana karşı tehdit gibi görünen her şey aslında oluşmamız, yeni bir biz’i yaratmamız için gerekli. Cesaretin var mı buna? Öyle ki varolabilmemiz için varolandan vazgeçmemiz gerekiyor.
[1] Kaostan Düzene, Ilya Prigogine-Isabelle Stengers, İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 1998.
***
Geriye dönüp bakarsak, Newton’un “saatin çarkları gibi tam bir ahenk içinde çalışan” evren modelinin beraberinde bu makineye benzeyen “yönetim makineleri”[1] getirdiğini görürüz. Böylece toplumların, halkların denetimi sağlanacak ve yönetilmeleri kolaylaşmış olacaktı. Bundan sonradır ki, Avrupa’da, ‘mühendislik şemaları’ uyarınca toplum mühendisliği uygulamaları hız kazanmıştır. Bu uygulamalar bilimsel başlıklar altında günümüzde de sürüyor. Ancak, yeni yeni anlaşılmaktadır ki; evren, Newton’un ortaya koyduğu gibi mekanik hareketler sergileyen bir makine olmayıp tam tersine canlı bir organizma/sistem. Daha doğru bir deyişle Alvin Toffler’in, Ilya Prigogine ve İsablle Stengers’ten yola çıkarak vurguladığı gibi “… evrenin bazı parçaları makine gibi işleyebilir, ama bunlar kapalı sistemlerdir ve kapalı sistemler olsa olsa fiziksel evrenin ancak küçük bir parçasını oluştururlar. Bize ilginç gelen olayların çoğu, aslında açık sistemler, kendi çevreleriyle enerji veya madde (ve birisi buna bilgiyi de ekleyebilir) mübadele ediyorlar. Biyolojik ve sosyal sistemler elbette açıktırlar ki bu, şu demektir: Onları makine şartlarında anlamaya çalışmak başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur.”[2] Newton’un evreninde ‘zaman’ yokken şimdi çok iyi biliyoruz ki “geri dönüşümsüz” bir şekilde geleceğe doğru akan bir evrende yaşıyoruz. Yakın zamanlara kadar bildiklerimizin Whitehead’ın dediği gibi artık “bilimsel filenin ilmikleri arasından kaydığını” görürüz. Aslında “Sürtünmesiz bir sarkacın hareketi ya da dünyanın güneş etrafındaki hareketi gibi bize determinist (gerekirci) ve geri-dönüşlü görünen fenomenlerin varolduğu doğrudur. (…) Fakat bununla birlikte bir de bir zaman istikameti (oku) ihtiva eden geri-dönüşsüz süreçler vardır. Eğer bir kap içine su ve alkol koyarsanız, tecrübe ettiğimiz gibi zaman ilerledikçe karışma eğilimi gösterirler. Hiçbir zaman suyla alkolün ahenkli bir şekilde ayrıştığı ve saf su ve saf alkolün ortaya çıktığı tersine bir sürece şahit olmamışızdır. Dolaysıyla bu geri-dönüşsüz bir süreçtir.” Her şeyden önce şu anlama gelir bu: “Klasik görüşte tabiatın temel süreçleri determinist (gerekirci) ve geri-dönüşlü olarak kabul edilip düzensizlik ve geri-dönüşsüzlük içeren süreçler sadece istisna olarak düşünülüyordu. Bugün her yerde düzensizliklerin ve geri-dönüşsüz süreçlerin etkilerini görüyoruz.”[3] Öyle ki “Bilim zamanı yeniden keşfediyor.”[4]
[1]Örneğin bu anlayış “Amerikan Anayasasını hazırlayanları, saatin çarkları gibi tam bir ahenk içinde çalışan hükümetin kontrolünü sağlayacak bir yönetim makinası yapmaya yöneltti.” Bkz. Bkz. Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 11, 12.
[2]Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 14.
[3]Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 27.
[4] a.g.y., s. 28.
***
Öyle görünüyor ki bilimin vurgusu giderek değişmektedir. Nitel olana, çeşitliliğe ve yönlere doğru. Binlerce yıldır biriken malzeme bir çatallaşma eşiğine gelmiştir. Buradan doğru bir ‘faz geçişi’ beklenebilir. Bu bağlamda kesinlikler’in nasıl sonuna gelindiyse ‘temsili’ olan bütün yaklaşımların da can çekiştiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Aslı varken temsilcilerin ne menem bir şey olduğunu söylüyorum. Demokrasilerdeki ‘temsiliyet’ denen şeyin berbat bir yalan olduğunu. Ben, kendi kendime kendimi bile temsil edemezken, beni temsil ettiği söylenen vekillerin beni temsil etmeleri mümkün mü? Dahası bir haritada gösterilen şehir, kasaba, köy, nehir, göl, dağ işaretleri ne kadar temsil edebilir asıllarını? Gerçek bir şehir haritada temsil edilen şehirden ne kadar farklıysa ben de beni temsil ettiği söylenen vekilden bir o kadar farklıyım. Meclisler, bu doğrultuda, bize bir harita kadar bilgi verirler. Yani meclislere ve oradaki dağılımlara bakarak gerçek insanların yaşadığı toplumlar hakkında gerçek bilgilere ulaşamayız. Meclisler olsa olsa, en iyimser ifadeyle gerçeğin krokileridir. Buradan yola çıkıp, yani meclislerdeki dağılımlardan hareketle bütünsel yargılara varmak belki bizi güncelin içinde rahatlatır, ama bunun bir geçerliliği yoktur. Örneğin meclisteki aritmetiğe bakıp ‘Türkiye kararını verdi’ ya da ‘Türkiye şunu, bunu istiyor’ türünden yargılar bütünsel olanla hiçbir ilgisi olmayan temsili soyutlamalardan başka bir şey değildir. Burada yeri gelmişken özellikle söylemek gerekirse politikanın ‘her şeyden bağımsız bir değişken’ olmadığını da özellikle vurgulamak gerekir. Yani düzenleme yapanlar düzenlediklerini ve böylece yol gösterdiklerini söyledikleri toplumların, halkların dışında, onlara dışarıdan müdahale eden üstün ruhlar değildir. Newton fiziği doğrultusunda bilim insanları kendilerine böyle bir gözlemci ve giderek de ‘işe burnunu sokma’ misyonu vermişti. Bu anlamda birçok bilim insanının ve gazetecinin işe burnunu sokma eğiliminde olduklarını ve bu doğrultuda işe burnunu sokma eğiliminde olan çevrelere sürekli gönderme yaptığını gördük, görüyoruz. Birçokları politikacının dışındaki insanları ne hakla politika yapıyorlar diye eleştiriyor. Böylece hayata burnunu sokma işi ancak ve ancak politikacılara ait bir özellik olarak kabul görsün istiyorlar. Daha önceleri bu işi Tanrı (aşkınsallık) yapıyordu, daha sonra zamanla evrenin efendiliğine soyunan insan Tanrının işini elinden alarak (bir başka aşkınsallık) ona işlere fazla burnunu sokmama koşuluyla bir çeşit cumhurbaşkanlığı görevi verdi. Tabii onlar kim oluyor ki bunu yapmasınlar? Ancak kendilerini üstün birer ruh olarak gören bu insanlar olmasaydı Nietzsche’nin dediği gibi dünya belki de daha farklı bir yer olurdu. Onların yanılgıları kendileri olmazsa işlerin karışacağına inanmış olmaları ve bu doğrultuda kendilerine yükledikleri misyonla dünyanın canına okumaları. Tarihe şöyle bir baktığımızda bunun hiç değişmediğini görürüz.
***
Kendi içinde kendine münhasır özellikleri olan ‘toplamlar’ varoluş sahanlığında “az çok homojen gruplanmalara ayrıldığında (yani çöktüklerinde)” bu dağınık ‘toplamları’ “… daha büyük çaplı bir oluşuma”, örneğin toplumsal bir katmana/sınıfa/kasta ya da bir ulusa dönüştürmek için bir başka işlem gereklidir. Bu işlem nehirlerce taşınıp gelen dağınık taş topluluklarını bir çökelti kayasına dönüştüren işlemin aynısıdır ya da ona çok benzer. Birbirinden ayıklanmış görece olarak homojen bileşenlerin “… öngörülemeyen, kendine özgü özellikleri olan, yani toplam kuvvet ve kalıcılık gibi, tek tek” bireylere “atfedilemeyecek özellikleri olan yeni bir oluşumda kaynaştırılması” işlemidir bu. Bu süreçte yukarıda söz ettiğimiz ‘çözülüp zamana karışmış ‘cılız toplamlar’ daha belirgin/somut ‘toplamlar’ arasındaki, deyim uygunsa, gözeneklerden ‘toplamların’ içine sızar. Süzülen bu anlam, değer ve kurallar ya da yaşama biçimleri ya da gelenek görenekler -zaman içerinde çözülerek eski anlam ve değerlerini yitirmiş, ancak tamamıyla ortadan kaybolmamış- “kristalleşirken”, ‘toplamların’ “geçici uzamsal ilişkilerini az çok kalıcı” bir yapıda pekiştirir. Bu yapı “Arkitektonik” bir mimarlıktır. Diğer bir deyişle pekiştirme işlemi ‘tektonik mimarideki’ süreçlere uygun ya da benzer bir şekilde gerçekleştirilir. ‘Toplamları’ ya da toplamlar silsilesini bir dağ olarak görürsek dağın içindeki katmanlar ‘içeriğe’ dâhilken dağın büyüklüğü ya da küçüklüğü, yani boyutu, dıştan görünüşü, hangi taş malzemeden oluştuğu gibi görülebilen ve duyumsanabilen özellikleri ise “arkitektonik”tir. “Açık bir dağlık arazide, kaya katmanlarına yakından bakıldığında, her katmanın, büyüklükleri, şekilleri ve kimyasal bileşimleri bakımından her biri nerdeyse homojen olan çakıltaşlarından oluşan başka katmanlar içerdiğini görmek insanı hayrete düşürür.” Bu bağlamda ‘toplamlar’a dışarıdan bakan birisi için de bu oluşumların “arkitektonik boyutları” çok daha önemli ve albenilidir.
***
sahanlık[1]@
-------------------------------------------------------------------
@Yapıların kapı önünde, merdiven başlarında ya da ortasında olan geniş yer.
Canlı cansız bütün varlıkların mekânda kapladıkları yerin sınırlarından başlayarak derinlere doğru diplerdeki uzantısı.
Bütün varlıklar varoluş sahanlığına sahiptir. Zahiri ve batini kavramlarından hareketle varlıkların görünmeyen kısımları birbirleriyle görünen kısımlarından belki de çok daha belirgin bir şekilde ilişki içindedir varoluş sahanlığında.
Mekânda kapladığım yer derin bir şiir halinde aniden karşıma çıkıyor kimi zaman. Bu şiire düşüyorum aniden uyanıncaya kadar.
Varoluşun dönemeç yerlerinde ya da bir halin bittiği yerde bulunan genişçe düzlük. Avcı-toplayıcıdan tarım insanına, tarım insanından bir şehirde yaşayan birisine geçerkenki eşik, ama düz, doğrusal ve çizgisel olmayan.
Eşikte, “eşik cinleri” karşınıza çıkabilir.
Kararlı bir tırtıldan kararlı bir kelebeğe geçiş. Bu geçişe dönüşüm diyebileceğimiz gibi faz geçişi de diyebiliriz.
Fizikçi Arthur Iberall “… insanlık tarihinin ilk dönemlerindeki büyük değişimlerin (avcı-toplayıcıdan tarımcıya, tarımcıdan kent sakinine geçişin) ilerleme merdiveninde bir üst basamağa varan çizgisel bir gelişme olmadığını, çizgisel olmayan kritik eşiklerin (çatallanmaların) aşılması olduğunu gösteren ilk isimdir herhalde. Daha da önemlisi Iberall, belli bir kimyasal bileşik (örneğin su) nasıl farklı hallerde (sıvı, katı ya da gaz olarak) bulunabiliyorsa, ısı yoğunluğundaki kritik noktalarda nasıl bir kararlı halden diğerine geçebiliyorsa (bunlara faz geçişleri denir), bir insan toplumunun da, yerleşimlerin yoğunluğu, tüketilen enerji miktarı ya da etkileşim yoğunluğu bakımından kritik kütleye ulaştığında bu hal değişimlerini yaşayabilecek bir “madde” olarak görülebileceği düşüncesini ortaya atmıştır.” Bu doğrultuda “İlk avcı-toplayıcı gruplarını, birbirinden ayrı yaşamaları, dolayısıyla nadiren ve düzensiz olarak etkileşime girmeleri anlamında gaz partikülleri olarak görmeye devam eder bizi.”
Artık varolamayacağı yere kadar süren hal.
Çatallanma yerleri.
Varolamayacağım yere kadar vardım.
Neysem bir o kadar da o olmayış, hem de nasıl, bir uğraş, yaşama uğraşı.
***
Kurumlar, uluslar, şirketler ve hatta anlam, değer ve kurallar insansal malzemenin yavaş yavaş birikmesi ve bu insansal malzemenin çizgisel olmayan dinamik süreçlerle birleştiğinde, örneğin avcı-toplayıcı bir grubun gelişimi sırasında bireyler arasındaki yoğun etkileşimin ortaya çıkardığı dünyaya bakış ve yaşama biçimleri yoluyla oluşur. Elbette bu insansal malzeme tıpkı genler gibi yalnızca rastgele birikip gelmemiştir, aynı zamanda da coğrafya, iklim, bu coğrafya ve iklimin sunduğu beslenme imkan ve kabiliyetleri gibi “çeşitli seçilim baskılarıyla da ayıklanır.” Tam da bu noktada rastlantılarla zorunlulukların yan yana olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Örneğin coğrafya ve iklimin zorunluluklarından kaçamayan topluluklar belki de rastgele geldikleri coğrafya ve dolayısıyla da ikilimin imkan ve kabiliyetleri doğrultusunda ister istemez şekillenmişlerdir. Coğrafya ve iklimin yaptığı baskının ortaya çıkardığı ‘toplamlar’ elbette o coğrafya ve iklim için en uygun tasarım anlamına gelir ama aynı zamanda da bir topluluğun belki de rastgele geldiği coğrafya ve iklimde kendi kendine kendisini örgütleme imkan ve kabiliyeti de bir ‘uyarlanma’ olarak bir o kadar önemlidir. Öyle görünüyor ki hiçbir ‘kesinliğin’ olmadığı süreçler içre süreçler söz konusu. Prigogine’nin dediği gibi “kesinliklerin sonu gelmiştir.”
***
İstikrar, denge, düzen, birlik ve beraberlik, muvazene gibi kavramlar determinist (gerekirci) dünya görüşü içinde önemli kavramlardı, oysa toplumlar tıpkı kimyasal süreçler gibi geri dönüşümsüz bir biçimde geleceğe doğru akıyor. Ancak düz/doğrusal/çizgisel bir hatta değildir bu akış. Bu bağlamda geleceği öngörmek, kestirmek ve özellikle de birçoklarının yaptığı gibi kesin bir dille tasvir etmek mümkün değildir. Prigogine’nin dediği gibi “Rasgelelik” yalnızca mikroskobik düzeyde değil “makroskobik düzeyde de temel rollerini korur.” Diğer bir deyişle aslında ‘Tanrı zar atıyordur’. Prigogine’nin tam da bu noktada “Denge durumunda nerdeyse klasik bir olasılık dağılımı elde ederiz” demesinden hareketle politikacıların neden sürekli istikrardan söz ettiklerini ve bu doğrultuda organizmanın/sistemin denge durumunda kalması için ellerinden geleni güzellikle, baskıyla, zorla yaptıklarını anlamak güç olmasa gerek: “Denge durumunda moleküller, temelde bağımsız varlıklarmış gibi davranırlar, birbirlerini unuturlar. Biz bunlara ‘hypnonlar’, ‘uyurgezer’ demeyi uygun bulduk. Gerçi her biri beklediğimiz gibi komplekstir, ama birbirlerini unuturlar. Ne var ki, denge dışı durum onları uyandırır”. Anlaşılacağı üzere denge durumunda madde kördür ve bu duruma genel olarak “körleşme” demek sanırım hiç de abartı olmayacaktır. Prigogine’nin de belirttiği gibi bu süreçler yalnızca moleküler düzeyde geçerli olmayıp makroskobik anlamda da geçerlidir. Örneğin “… açlıkla tehdit edildiğinde tek bir hücreler üstü kitle halinde kümelenen küf mantarlarının bir araya gelmesi” ile yine istikrasızlıkla korkutulan, tehdit edilen insanların bir kitle halinde kümelenmesi arasında bir fark yoktur.
Uluer Aydoğdu
Yorum (1)
Yorum yaz!
Çarşamba, Haziran 3, 2009 ·

Biraz kültür biraz sanat biraz aşk biraz meşk dergisi
Deniz gibi aşk gibi ey sevgili gözlerin gibi
Canlı bir organizmadır
Ayda bir nefes alıp verir
DüZenSiz ve asidir
Nisan-Mayıs-Haziran 2009 Sayı 38 Yıl 6
“Haydi bir cinayet planlayıp yeni bir din başlatalım”/ Jim Morrison
Bütün anlam, değer ve kurallarıyla 'insanlığın' (bu da ne demekse, kanımca tek tek insanlar, tek tek bu insanların çıkarları ve bu çıkarlar etrafında oluşturdukları gruplar var) çöktüğünü düşünüyorum ben. YAŞLI BÜYÜCÜNÜN MEMELERİ ne süt veriyor ne de zevk. Fena çuvalladık. Merleau-Ponty, pek dikkat çekmese de, ‘aydınlık sandığımız bilincimizin bulanıklık’ olabileceğini söylüyordu. Bana müthiş geliyor bu. Öyleyse matlığımıza dönmemiz gerekiyor parantezi/tarihi/hikayeyi kapatıp.
Uluer Aydoğdu
Bu sayıda:
Nihat Behram’ın www.sol.org.tr adresinden de okuyabileceğiniz Tarihe Güdümlü İmza başlıklı yazısı Ermeni meselesi konusunda kimi kafa karışıklıklarını giderebilecek bir yazı. Mutlaka okuyun derim.
Geçenlerde University of Louisville'de tarih profesörü olan Justin McCarthy, Orhan Pamuk’u kastederek, onun bu mesele hakkında söylediklerine “sallamış” demiş. İsabet buyurmuş. Tabii herkes sallayabilir. Ya da ‘düşünce özgürlüğü” bağlamında buna kimsenin diyeceği bir şey olamaz. Kabul ederseniz ya da etmezsiniz. Diyeceğim o ki Orhan Pamuk bu konuda uzman olmayıp yalnızca ‘sallamış’tır, yani düşüncelerini(?) söylemiştir. Hani demokrat, aydın, özgürlükçü olacak/görünecek ya, bir de olur ya Nobel’i falan alırım diye konuşmuştur. Yerseniz. Ben yemeyim, çok yoruldum, bir hayli de terliyim.
Nihat Behram yazısında, bir başka boyutta, “İmza kampanyacıları ve kumpascıları’nı ciddiye almaya değmez.” diyor. Aynen öyle, ben de Orhan Pamuk’u bu konuda ciddiye almıyorum. Neo-liberal oyunlar bunlar. Al gülüm ver Nobeli! Geçelim.
Şiir yapılanmalarının çok ciddi tıkanıklar yaşadığı günümüz şiir ortamında ‘merkezlerle’ hiç işi olmayan Asuman Susam’la kendini kaçırdığı ‘kaçış çizgisi’ boyunca hüzün, aşk, ağrı, içsellik, kanayıp kanayıp pıhtılaşma, dargınlık ve direnme bazlı bir söyleşi yaptık. Keyifle, ilgiyle okunacağını düşünüyorum.
Diğer yandan Mehmet Sarsmaz ve Mehmet Sadık Kırımlı’nın Asuman Susam üzerine yazdıkları yazılar da okunmaya değer. Vakit ayırdığınıza değecektir.
Hülya Deniz Ünal şiiri gözetlemeyi, sürdürüyor. Şiir Gözetleme Kulesi’nin bu sayıdaki konuğu Özkan Satılmış.
M. Mahzun Doğan, Sisli Günler başlığı altında günlüğüne devam ediyor.
Romen şair ve yazar Nichita Stanescu’dan iki çeviri şiir var bu sayıda. Çevirileri Baki Yiğit yaptı.
Ümit Sarıslan ise ‘keçilik’ üzerine bir mektup yazmış. Eğlenceli olduğu kadar ‘karanın da karası’ bir üslupla yazılmış. Tat alacağınız düşünüyorum.
Şiirler:
Nihat Behram, Asuman Susam, Levent Özbek, Nesrin G. İnankul, M.Mazhar Alphan, Aslıhan Tüylüoğlu, Gülderen Canyurt, Aydan Yalçın, Salih Gözek, Seda Eriş, Yaprak Ünvar, Nurcan Çelik, Ersan Erçelik, Perihan Baykal, Nefise Karataş, Ahmet Günbaş, İlker İşgören, Murat Koçak, Belgin Günay, Ümran Ersin, Caner Ocak, Halim Yazıcı ve Koray Feyiz.
Güzel günleriniz olsun. ‘Şenbilgi’li ve keyifli.
Yorum (0)
Yorum yaz!
Pazartesi, Mart 2, 2009 ·

Biraz kültür biraz sanat biraz aşk biraz meşk dergisi
Deniz gibi aşk gibi ey sevgili gözlerin gibi
Canlı bir organizmadır
Ayda bir nefes alıp verir
DüZenSiz ve asidir
Ocak-Şubat-Mart 2009 Sayı 37 Yıl 6
Politik, dinsel, ideolojik olmayan bir içkinlik.
Hakikaten kendi kendine
kendini yönetebilen… Hangi toplum ya da
topluluk bunu yapabiliyor? Yok, yok
mesele şu: Politika da, dinler de biçim/düzen/nizam
vermek anlamında insanın kusurlu bir tür olduğu argümanını
kullanır. Böylece birileri kendilerine iş çıkarıyor. Aslında
istedikleri eşitlik, özgürlük falan değil. İlerlemeci ya da
vaat eden bir anlayışla herkesi aynı yola sokup
adam etmek… Yola girmeyenler doğal olarak
geride kalmış oluyor, ilkel, barbar, dinsiz vs. Böyle bir yol yok.
Geri dönüşümsüz bir şekilde geleceğe doğru akıyoruz, ancak başımıza
geldikten sonra bileceğimiz bir gelecektir bu.
Uluer Aydoğdu
Bu sayıda
Milat / Şiir / Abdülkadir Budak
Orta Kahvede Kitabe / Şiir / Serdar Koçak
Sisli Günler / Günlük / M. Mahzun Doğan
Yaralı Göz / Şiir / Sevda Zeynep Karadağ
Sevgilim yok benim / Şiir / Ümran Ersin
Günbatımı Aşkları / Yazı / Neslihan Perşembe
Felsefe Kırıntıları / Yazı / Mehmet Sarsmaz
eski deniz / Şiir / Mehmet Ersoy
Çökmeden Yıldız / Şiir / Mine Ömer
Orada – Mehmet Sarsmaz / Şiir Gözetleme Kulesi / Hülya Deniz Ünal
Galina’nın Nazım’ı: Bilinmeyen Yönleriyle / Yazı / Neslihan Perşembe
Gerçeğe Uyanma / Şiir / Fatma Aras
kimsenin yere göğe sığdıramadığı / Şiir / Halil İbrahim Özbay
Adres tarifi / Şiir / Murat Cemal Özçınar
Menzil / Şiir / Necla Maraşlı
İzmir'i dinliyorum gözlerim kapalı / Ortak Şiir / İzmirli Şairler
VAKİT GAZETESİ REZALETİ / Haber / http://www.1turk.net/haberler/h/1404
FERFECİR / Şiir / M. Mahzun Doğan
SABAH DÜŞLERİ (Anaç Şiir) / Şiir / A. Uğur Olgar
KASABA / Şiir / Ilgaz Büyükcebeci
Sana Teşekkür Ederim / Şiir / Hakan Savlı
Dikimevi / Şiir / Fatih Yavuz Çiçek
HAZİRAN ŞİİRLERİ III / Şiir / Cavit Işık Yavuz
Hadi gel / Şiir / Hülya Deniz Ünal
Goncalı Sokak / Şiir / Tuğrul Keskin
Yorum (1)
Yorum yaz!
Çarşamba, Ocak 21, 2009 ·

biraz kültür biraz sanat
biraz aşk biraz meşk dergisi
deniz gibi aşk gibi
ey sevgili gözlerin gibi
canlı bir organizmadır
ayda bir nefes alıp verir
asi ve düzensizdir
haziran-temmuz-ağustos 2008 sayı 33 yıl 5
TERSANE UĞURLAMASI
Gözlerini açtın ki İstanbul
davulsuz zurnasız!..
Soğukbekarodalarının sıcağı oğul
şekeri erimez sohbetinin
çaya vuran mahzunluktan
Tersyüz bir temerküz
taşeron illeti
bıçağını bilerken güvertede
Kesip doğramıştır kanat alıştırmalarını
dikine çığlıklar halinde
Kaygandır iskelesi göçkünlüğün
yarı aç yarı dok
hüznü çürük, tutamaksız!...
Mendili hazırdır gözyaşının
salâsı sessiz ve sinsi
Oğul, oğul!
o şehla gurbeti
kodunsa
yerinde bul!
Çemkiren yalnızlıkta
kanı yüzdürüyorlar şimdi!
AHMET GÜNBAŞ
M. Mahzun Doğan
DİL BANA YETMİYOR BELKİ!
21 Mart 1984, SSK Blokları, Çiftlik / Ankara
“Önce Ellerim Uyanır”ın (*) son düzeltmelerini yaptım. Yarın baskıya girecek. “Hele şükür!” diyesim geliyor.
Kitabım baskıya girmek üzere… Sevinçli, coşkulu olmalıyım değil mi? Öyle değil! Bir burukluk var üzerimde. Onun için, Sanat Kurumu’na da gitmedim. Oysa, ne çok istiyordum gitmeyi… Hele ki, Neşe Hanım’ın (Karel) çağrısına, “Geleyim” demişken…
(22.00)
(*) M. Mahzun Doğan, Önce Ellerim Uyanır, Nitelik Yayınları, Birinci Basım: 1984, Ankara.
25 Mart 1984, SSK Blokları, Çiftlik / Ankara
Çarşamba günü (22 Mart), matbaadaydım. Uzun süre kaldım. Kitabın içinin basımı yapıldı. Temiz ve hatasız bir baskı oldu. Cuma günü (24 Mart) ise kapak basıldı. Kapak da güzel oldu.
Çarşamba akşamı, Türk - Amerikan Derneği’nde, Ankara Gençlik Korosu’nun konserini izledim. Nurgül kitabevine telefon ederek haber vermişti. Tevfik (H. Şenyuva), Babür (Pınar) ve Hürriyet’le (Nurgül’ün kardeşi) beraberdik. İyi bir konserdi. Oradan çıktıktan sonra, Tevfik’le beraber ikişer bardak bira içtik. Gece, onlarda kaldık. Söyleştik uzun uzun… Yalnız edebiyat değildi konumuz… Kız erkek ilişkileri üzerine de konuştuk epeyce… Cinsellik ve özgürleşme üzerine…
***
Yarın matbaadan elli kadar kitap alabilirsem, İzmir’e gideceğim…
(00.25, Çaldık yine yeni günden…)
Ankara’da basılan kitap, İzmir’de dağıldı önce…
31 Mart 1984, Cumartesi, Şirinyer / İzmir
İzmir’deyim…
26 Mart Pazartesi akşamı Ankara’dan yola çıktım. Salı sabahı İzmir’deydim.
Pazartesi akşamı Ankara’da, Murat’la (Koçak) birlikte matbaadaydık. İlk şiir kitabım “Önce Ellerim Uyanır”ı nihayet aldık matbaadan. Üstelik ben, elli kadar alsam yeter diye düşünüyordum, tamamını aldık. Bir taksiyle, YİBA Çarşısı’ndaki büromuza götürdük. Kimse yoktu büroda… Murat’la beraber, kitapların iki yüz kadarına fiyat damgasını bastık. Yüz lira… İkimizde de bir sevinç, bir sevinç… Üç yüz kadarını aldık, bizim eve geldik. Kitapları doldurdum valize. Yola çıktım. İzmir yoluna…
Sonraki gün İzmir’deydim. Ramazan Ağabey’imle birlikte iki yüz kitabı alıp Yurttaş Dağıtım’a gittik. Hüseyin Yurttaş oradaydı. Konuştuk epeyce… Biz konuşurken, çocuklara kitapları verdi Yurttaş. Kitabevlerine dağıtımı yaptırdı bile… Ankara’da basılan kitap, Ankara’dan önce İzmir’de dağıtıldı…
***
Bu arada, İzmir’de dinlendim iyice… Kitap bile okumadım… Bugünse, dönüşe hazırlanıyorum… Yarın Ankara yolunda olacağım…
(17.10)
3 Nisan 1984, SSK Blokları, Çiftlik / Ankara
İzmir’den döndüm. Günler hızla akıyor… Ne çok mektup birikti… Yanıtlanacaklar. Onları yanıtlamalıyım. İngilizce çalışmak istiyorum biraz da…
Kendimi çok yorduğumu düşündüm. Son İzmir tatili bu açıdan iyi oldu. Bir hafta boyu, iyice dinlendim.
(10.00)
Bu kız bir çılgın!
9 Nisan 1984, SSK Blokları, Çiftlik / Ankara
Kısacık da olsa, her gün bu deftere bir şeyler yazmalıyım diye düşünsem de, olmuyor. Kaç gündür yazmadım işte… Şimdi geriye dönerek, anımsayıp, yazmalıyım bazı anları, ayrıntıları…
4 Nisan’a dair:
Bu kız bir çılgın! Şu, “Y…” dediğim… O, bana hem çok yakın, hem çok uzak olan! Benimle konuşmak istediğini söyledi. 10.30’da İngilizce Dersi’nden çıkmıştım. O, dersi olduğu halde, dersine girmedi. Birlikte kahveye gittik. Konuştuk… Geçen yıldan bu yana kesilen dostluğumuzun sürmesini istedi. “Kaybetmek istemiyorum seni!” dedi. Elbette, ben de onu kaybetmek istemiyordum. Ortak yanlarımız o kadar çok ki! En güzeli de, duyarlı, şiir gibi bir kız olması… Nişanlı… Bu beni kahrediyor. Çünkü, aşığım ona… Her şeye karşın, duygularımı açtım… Sonuç, aradan kesip atıverdiğimiz koca bir yıl. Dedim ki: “Duygularımı kontrol edemeyebilirim. Yetinemeyebilirim dostlukla… Şimdi daha gerçekçi olmak zorundayım…” Yanıtı, “Beni red mi ediyorsun?” oldu. Bu sözü, yeniden deliverdi yüreğimi… “Görüşelim!” dedim, “Dost olalım…” Bir akşam, bira içerek söyleşmeyi önerdim. Aynı gün akşam, yanında bir kız arkadaşıyla çıkageldi. Benimse, buluşacağım dostlarım vardı. Hep birlikte olduk. Ama, istediğim akşam değildi bu!
6 Nisan’a dair:
Elif… Onunla iyi anlaşacağız sanıyorum. 2 Nisan’da, Kitabevi’nde, benim şiir kitabımı satın aldı. Tam da parasını öderken tanıştırdı Remzi Ağabey (İnanç), “İmzalatmak ister misin?” diye… Önceden de gelip gidiyordu. Yüzünü anımsıyorum. Aşinaydık birbirimize. Ama, adlarımızı bilmiyorduk. O bir müşteriydi, bense kitabevindeki tezgâhtar… Remzi Ağabey, “İmzalatmak istemez misin?” deyip beni gösterince, şaşırdı… Beni, bir heyecan sardı… “Neden seçtin bu kitabı?” dedim… “Her şeyden önce, şiir okuruyum” dedi. Ekledi sonra: “Kitabın kapağı beni çekti…” Sözlerinin devamı şuydu:“İçine baktım, son yıllardaki okuduğum şiir kitaplarına göre, dolu dolu buldum. Bir de, İkinci Bölüm’ün başlığı ilgimi çekti…”
İkinci Bölüm’ün başlığı şuydu:
“elinden tutulmazsa aşkların
karanfillenir mi yaşamak!...”
6 Nisan’da ise, kitabevine yeniden geldi. Konuştuk şiir üzerine. Kitabımı beğendiğini söyledi. Ancak, epeyce bilmediği sözcükle karşılaştığını belirtti. “Pek bilinmeyen, öztürkçe sözcükler kullanıyorsun” dedi. Bense, “Bu kitaptaki bazı sözcükleri, sözlüklerde bile bulamazsın!” dedim. “Niye?” dediğinde ise, “Dil bana yetmiyor belki!” diye yanıtladım.
Onun da şiir çalışmaları varmış. Getirecek bana…
(23.05)
NOT: 9 Nisan günlüğü burada bitmiyor. Sürüyor, geri dönüşlerle… Yeni sayıda devam edeceğim…
YOKLUĞUN GÖZÜ
Kör bir kadın
Sevişmek için değil
okul arkadaşım
Ey beşiğimi tabuta çeviren
tut kolumdan salla
Çünkü, kuruluş tüzüğüne göre
çoktaaaan…
Zincirlerin söylediği şarkı
bis ve Allah
kan ve zafaran
Bu rüya fazladan
Kumbaram dolu
Sertifakısız, isbn’siz
aşkla yudumdu
Sundurmadan havalanan
yakamoz tutkusu
Ah, nasılım
tenimde bir çizik
dünya
Kim gördü karıncanın
gözyaşını?
Otların yoldaşı kim?
Anayasam hüzün
Kırdım göğü, yırttım geceyi
artık yazmam
Kılavuz istemez şiirim
İmlâsı, lunaparksız bir çocuk
Öyle bir sözcük derim ki şimdi
şu an
sorulur vatandaşlık numaram
(12 Haziran 2008, Ankara)
M. Mahzun Doğan
EY AŞK!
Dünya ile göbek bağını
düşür üstünden küf yeşili hayatı
Işık karanlığı sonsuzu
ne deler demirden ıssızlıkları
Bin dağ yansa
yanmayan
ateşi uyandırır ey aşk!
Süt birikmiş meme sızısı
ne azdırır kavlamış yarayı
Dili zifir, kalbi zehir
ömrü bölen mor ötesi kesir
Kırık taşın
okyanustaki balığın
sesini duyar ey aşk!
Dilek Demirdelen
“Küçükkuyu Ulusal 1. Zeus Şiir” yarışması Ödül Töreni
"Birdir İki" adlı dosyası ile Ferhad Gülsün’ün birinci, "Kırağı Çalmış Tenin" adlı dosyası ile Müslüm Danaoğlu’nun ikinci, "Hicazkar Hayıflanışlar" adlı dosyası ile İbrahim Topaz’ın üçüncü , "Karanfil erimesi" adlı dosyası ile Utku Kaygusuz’un mansiyon ve Sinem Öztürk’ün de Jüri Özel ödülüne layık görüldüğü Küçükkuyu Belediyesi 1. Zeus Şiir Yarışması Ödül töreni 15 Temmuz 2008 günü Küçükkuyu Cumhuriyet alanında yapıldı. Samim Başbuğ’un sunduğu ve yoğun bir katılımın olduğu törene M. Mahzun Doğan, Mustafa Fırat, Berna Olgaç, Rahmi Emeç, İbrahim Tığ, Ahmet Zeki Muslu, Uluer Aydoğdu, Zeynep Uzunbay, Ahmet Günbaş, Hıfzı Aksoy, Ali Hikmet Korkmaz, Tayfun Hakan Kağan, Ahmet Yılmaz Tuncer, Murat Şehirli, Ahmet Uysal ve Bülent Güldal adlı şairler katıldı.
Şiir Gözetleme Kulesi Hülya Deniz Ünal
Ah Min’el Hatır*
(…)
vı.
Hakikatin tarifi, tarifin hakikati şuydu sanki
6-7 eylül’de azınlık bir ut’a kafiyelerle saldıran
yanlış bir şair, arif barikat’tan keza öğrenildi
pera’nın kahvehanelerini marşlarla dolaşıp
erkekleri cihada çağıran kadın diva şarkılara şikâyet edildi
hacıpoula pasajında kül-kireç yüzlü madam anahit’e
rastlandı
iki dişi kırık yaralı akordeonundan şifreli bir makas alındı
tarihen yetim siyaseten öksüz bir kavmin çocukları
bizim mahallenin çocukları bakır orhan ve hrant dink’le
buluşuldu
“kardeşlerim” sözcüğünü dünyaya hediye eden rakel’e
şiirlerle şarkılarla teşekkür edildi
saçakaltlarından uçarkaçar azınlık adımlarla sürünerek
dünya dedikleri gölgeliktir, diyen hisarlı ahmet’ten el alıp
münekkitler münekkidi fethi naci’ye gidildi
gidenlerin acıları, mağlupların derdi anlaşıldı
soruların derdi cevapların insafına kalmıştı sanki
doğu’nun derdi, haram suların sitemi anlaşıldı
dünyaya cevaplar soran eleştirmenin derdi
anlaşılamadı
Sezai Sarıoğlu’nun Ah Min’el Hatır şiiriyle, bir Pazar
sabahı kahvemi içip dergileri karıştırırken karşılaştım. Edip Cansever’den bir alıntıyla başlayan şiir beni öylesine heyecanlandırdı ki defalarca dönüp dönüp okudum. İyi şiir heyecanlandırır. Böylesi şiirlere pek sık rastlayamıyoruz ne yazık ki.
Şairi kutlamak istedim ancak bende Sarıoğlu’nun ne
telefon numarası ne de e-posta adresi vardı. Şair arkadaş-
ım Namık Kuyumcu’yu arayıp şairin telefon numarasını aldım ve hemen aradım. Sanırım bir eylemdeydi, beni zorlukla duyabiliyordu. Şiirini okuduğumu, şiirinin beni çok heyecanlandırdığını saatlerdir şiir üzerinde düşündüğümü
ve bunu kendisiyle paylaşmak istediğim için aradığımı söyledim, Edip Cansever “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor” der ve romanı bir dizeyle yazar ya… sizin şiirinizde de bu tadı yakaladım, yakın ve uzak geçmişimizi, edebi, tarihi karakterleri, insanın ve ülkenin yolculuğunu bu şiirde bulduğumu söyledim ve felsefi şiir
işte bu! diye ekledim.
Giresun’un tarihi isminin Kerasus** olduğunu bilmek gerekmiyordu bu şiiri okurken. Fethi Naci’yle zamanın bir yerinde yüz yüze tanışmış olmak da…
Topal Osman, Marks, Hrant, Lenin, Mösyö Lambo, Neyzen Tevfik,Yunus, Mevlana… Daha kimler yoktu ki, tarihten çıkıp günümüze gelmişlerdi hepsi. Arif Damar’da yanlarındaydı sanki, eşlik ediyordu onlara. Bir film
karesinde izliyormuşum gibi canlanıyordu gözümün
önünde şiirdeki her bir dize. Dinçer Sezgin bir konuşmamızda, Ankara’da şairlerin iyi bir şiirle karşılaştıklarında gece gündüz demeksizin şairini telefonla arayıp bu coşkuyu paylaştıklarını söylemişti. İzmir’de ne yazık ki bu paylaşım yok diye de eklemişti üzüntüyle.
Dinçer Abi’nin söyledikleri aklıma geldi ve İstanbul’da yaşayan bir şairi bu şekilde aramış oldum. Biraz da Dinçer Abi’nin söylediklerinden cesaret alarak. Şiir on bölümden oluşuyor ben yerimiz olmadığı için yalnızca bir bölümünü alabiliyorum, ama diğer bölümleri okuyamasam eksik kalırdım diye düşündüğümü de eklemek isterim.
*Sezai Sarıoğlu, Yasak Meyve, Mayıs-Haziran.
** Kerasus kirazdan gelir, ilk Giresun’da görülmüş oradan yayılmıştır, şehre de ismini vermiştir.
Yorum (1)
Yorum yaz!
Salı, Aralık 23, 2008 ·

Biraz kültür biraz sanat biraz aşk biraz meşk dergisi
Deniz gibi aşk gibi ey sevgili gözlerin gibi
Canlı bir organizmadır
Ayda bir nefes alıp verir
DüZenSiz ve asidir
Aralık 2008 Yıl 5 Sayı 36
Geçip gitmeyi yadsıyan varlıklarımızı yadsıyan varoluş¹
Oluşlara/akışlara orada burada direnişler olacaktır, ama nafile. Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da Mahfil’ın son sayısında söylendiği gibi “megaproje”… Her ne kadar onlar bu durumu olumsuzluk olarak ele alsalar da güçlü bir ağ oluşumu söz konusu ve bu ağın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak artık imkansız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akışlar/oluşlar… Şiir bu anlamda bir dolaşımdır, bir akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Bir şiiri şiir katına yükselten bir akış vardır öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basit ve ilkelinden iyi ya da kötü şiiri kodu. Oysa oto-katalitik varoluş bulamacı tükenmez bir oluş kaynağıdır. Her şeyin arasından fışkırır. ‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi seküler şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Her an bütün anlam, değer ve kuralları yok eden oto-katalitik varoluş bulamacı “her şeyi yadıysan ruh” olarak kendinde kendi kendine kendini de yadsıyarak hareket ediyor. Oluştukça oluşan bir süreç söz konusu. Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır o. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor sanırım: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”
Uluer Aydoğdu
¹ Ağ Dolaşımı-İnternet, Uluer Aydoğdu.
Bu sayıda
KEŞAN’A GİDEMEYEN BONAPART / Şiir / Emel İrtem
Edebiyat dergileri arasındaki rekabet ve manipülasyon / Yazı / Uluer Aydoğdu
Sisli Günler / Günlük / M. Mahzun Doğan
‘Heybetli Bir Çınar’ Fazıl Hüsnü Dağlarca / Söyleşi / Hülya Okur
Önce Kendiyle Sonra Kadınlarla Kavgalı / Şiir / Fadıl Oktay
DENİZ KABUĞU / Şiir / MARİN SORESCU- Çeviren: Baki Yiğit
Gravür Konuşmalar – Gökben Derviş / Şiir Gözetleme Kulesi / Hülya Deniz Ünal
Değerli Yazar, değerli bilim insanı, saygın yurttaş / Mektup / Ümit Sarıaslan
DİLEK / Şiir / Hicran Ciğdem Yorgancıoğlu
Işık Tozları / Şiir / Nesrin Göçmen
GİZEMLİ YAŞAMALAR / Şiir / M. Mazhar Alphan
ŞİİRÇİÇEĞİ / Şiir / Dursun Nadir
Çırılçıplak / Şiir / Hakan Kartal
Vefa bir semt olarak kalmadı, HÜS olarak aramızda şimdi! / Yazı (Hüseyin Alemdar) / MUSTAFA ERGİN KILIÇ
LEŞÇİL / Şiir / Ahmet Günbaş
:göğün retinası: / şiir / mvstafa berkay ısık
UMARSIZ YAŞAMALAR / şiir / Gökben Derviş
Portre / Şiir / Betül Yegül
Kapıyı Kilitle! / Şiir / Hülya Deniz Ünal
adı İlhan Berk olan bir ikindinin gövde gösterisi / şiir / Ali Aydemir
bir gün / şiir / Ali Aydemir
kırlangıç dönümü / şiir / Ali Aydemir
Yorum (1)
Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »