denizsuyukasesi denizsuyukasesi@gmail.com

Çayhane Muhabbetleri (3) Oluşmak ya da Oluşamamak

Cuma, Aralık 4, 2009 · Kategori: Edebiyat-Sanat

20 Kasım 2009 günü Çayhane Muhabbetleri'nin 2.ncisinde Onur Akyıl'la birlikte, mütevazi bir dinleyici topluluğunun önünde Merkezin Pazarındaki Sanat'ı konuşmuştuk. O akşam,
 
"Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da Mahfil’ın son sayısında söylendiği gibi “megaproje”… Her ne kadar onlar bu durumu olumsuzluk olarak ele alsalar da güçlü bir ağ oluşumu söz konusu ve bu ağın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak imkansız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akışlar/oluşlar… Şiir bu anlamda bir dolaşımdır, bir akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Bir şiiri şiir katına yükselten bir akış vardır öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basit ve ilkelinden iyi ya da kötü şiiri kodu. Oysa oto-katalitik varoluş bulamacı tükenmez bir oluş kaynağıdır. Her şeyin arasından fışkırır. ‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Her an bütün anlam, değer ve kuralları yok eden oto-katalitik varoluş bulamacı “her şeyi yadıysan ruh” olarak kendinde kendi kendine kendini de yadsıyarak hareket ediyor. Oluştukça oluşan bir süreç söz konusu. Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır o. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor sanırım: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor”,
 
demiştim. Bugün ise Varlık ve Oluş/um anabaşlığı altında sevgili Onur Akyıl'la birlikte varlığa ve varoluşa dair, aklımızdan ne geçerse, her şeyi konuşacağız. Ben, muhtemelen "Varoluştan kapıp çaldığımız varlıkların, varoluş anlamında, nasıl da bir kapana dönüştüğünden/dönüştürüldüğünden" söz edeceğim. Bana öyle geliyor ki "bütün mesele olmak ya da olmamak değil, oluşmak ya da oluşmamak (oluşabilmek/oluşamamak)". Belki de hiçbir mesele yok, geldik oyalanıyoruz işte. Sen, hep yaşa emi Yunus!
 
Gelip geçmenin tadı damağımda
 
Güzel günleriniz olsun, keyifli ve "şenbilgi"li...
 
Uluer Aydoğdu
 
Dıgıl / Çayhane
 
Varlık ve Oluş/um
 
Onur Akyıl
Uluer Aydoğdu
 
4 Aralık 2009 Cuma
19:00
 
1733 Sokak No: 1 / 1 - B Karşıyaka - İZMİR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

LALE’LER DE ŞAŞIRIR / Uluer Aydoğdu

Salı, Aralık 1, 2009 ·


LALE’LER DE ŞAŞIRIR

 

Herkes şaşırabilir. Kuşkusuz, laleler de. Birileri şaşırıyorsa, kâinatın bir bildiği vardır şeklinde bir bakışa da ulaşabiliriz buradan. Bu bağlamda, özellikle de, günümüzde yaşananları birer çürüme belirtisi olarak ele alabilir ve hatta ne kadar çürürsek o kadar iyi bile diyebiliriz. Çünkü, çürüme denilen ‘şey’ var olanı dağıtıcı olduğu kadar bu istikamette, yeni oluşumları yaratan da bir süreçtir.  Şeyler, “var olamayacakları yere varıncaya kadar var olurlar” ve bu sürecin sonuna yaklaşıldığının en önemli belirtisi çürümedir.  Bundan sonra şunlar beklenebilir: Sistem, kendinde, kendi kendini var edebilmek için çürümeyi hızlandırarak başa dönecek ve bu süreç içinde ürettiği mikro-organizmalar vasıtasıyla yeni makro zaman-mekân düzenlemelerine yönelebilecektir. Yani eskiyen, köhneleşip yozlaşmış kendi varlığından bir başka varlık çıkarabilecektir. Tam da bu noktada, umalım ki kâinat, bu kez, kendi kendini kopyalamaktan vazgeçerek evrensel olandan kozmik olana sıçrasın.  Böyle bir sıçramanın sonucu öngörülemez olsa da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Olası, gerçekten daha zengindir.”

 

Neyse, aşağıdaki ilk iki alıntı Gilles Deleuze ile Claire Parnet’in Diyaloglar, üçüncü alıntı ise Lale Müldür’ün Bizansiyya adlı kitaplarından:

 

“İkilikler birimler üzerine değil, ama ardı ardına sıralanan seçenekleri taşımaktadırlar: beyaz adam mı siyah adam mısın, erkek misin kadın mısın, zengin misin fakir misin vs. Rollerin dağıtımını yöneten, daima bir makine vardır.”[1]

 

“Felix ve sen (Felix senden daha hızlı), ikilikleri haber verip duruyorsunuz, ikili işleyişlerin oluşlarını kurmaya çalışan iktidar aygıtları olduğunu söylüyorsunuz: erkek misin kadın mısın, siyah mısın beyaz mısın, düşünür müsün canlı mısın, burjuva mısın proleter misin?”[2]

 

“… ve ikili sorular başlıyor: Kadın mısın erkek mi, fakir misin zengin mi, beyaz mısın zenci mi, sarışın mısın esmer mi, güçlü müsün güçsüz mü, …”[3]

 

En son alıntıyı çerçeve içine alıp, altına “Deleuze ve Parnet/ Diyaloglar”, diye not düşmüşüm. Hoş, Lale Müldür, Bizansiyya’nın 96. sayfasında Diyaloglar’ı anarak “Gilles Deleuze (diyaloglar) Claire Parnet yabancı kelimeler kullanarak Deleuze’un kullandığı anlamda yersiz yurtsuzlaşmanın en uzak noktalarına itildim.” der. Ancak, burada, parantez içindeki ‘diyaloglar’, kitap ismi gibi değil. Üstelik cümle de bozuk. Diğer yandan, yalnızca Deleuze’un değil, Deleuze ile birlikte Guattari’nin kullandığı déterritorialisation “yersiz yurtsuzlaşma” olmayıp yersizyurdsuzlaşma’dır: “Anlamı da onlar tarafından verilir. Fransızcadaki “territoire” sözcüğünün Türkçesi “ülke, bölge” olarak verilmiştir. (Fransızca Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Hazırlayan: Ali Ağakay, denetleyen: Nusret Hızır, Ankara, 1962). Hâlbuki Fransızcada “territoire” ile “pays” (ülke) arasında bir ayrım vardır. Özellikle, Guattari ve Deleuze bu sözcüğü “ülke” anlamının dışında kullanırlar. Onların kullandığı anlam göçebelikle ilgilidir. Bu kavramı yerleşiklik kavramına karşıt olarak kullanırlar. Söz konusu olan göçebelerin yaptıklarıdır: çadırlarını kurdukları yeri terk edip çadırlarını bir başka yere kurmalarıdır. Yani “yurt” (çadır anlamında) yerini başka yere taşımak demektir. Ayrıca diğer anlamıyla “yurt” sözcüğü ulusal devlet anlamını da içerir. Yurdunu terk eden dendiğinde sanki vatanını terk eden imgesi vardır. Bu anlamda yurt hem baba ocağı, kişinin doğup büyüdüğü yer hem de bir kimsenin yaşadığı ülke imini taşır. Deleuze ve Guattari’nin kullandıkları anlamda bu sözcük hem yurt hem de yeri belirler. Türkçede “yurt” sözcüğünü “yurd” olarak yazdığımızda bu sözcük birinci anlamını kaybeder ve “vatan” anlamını taşımaz duruma girer. Sonuçta birleşik olarak çevirebileceğimiz “yersizyurdsuzlaşma” yerini yurdunu bırakan kimsenin yaptığı eylem anlamını taşır.” (bkz. Ali Akay’ın Deleuze ve Parnet’in, Diyaloglar için yazdığı önsöz, -Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990- s. 8, 9.)

 

Bu bağlamda, şöyle bir düşündüğümüzde, göçebelerin esas yurdunun yersizyurdsuzluk olduğunu görürüz. Sanırım, bu yüzden olsa gerek, öyle katı, olmazsa olmaz, merkezi anlam, değer ve kuralların hareket ettirdiği bir yaşamın yerine su gibi akan, esnek, ‘olmak’ tabanlı değil de ‘oluşan’ bir yaşamları vardır göçebelerin. Bu durum, bana göre iktidar, devlet oluşumunu engelleyen bir ‘süreç-aygıt’. Bu doğrultuda yabancılaşma üzerinde düşünecek olursak, tam da bu noktada, entelektüellerin yabancılaşması gerektiğini söylemek istiyorum ben, diğer bir deyişle “yersizyurdsuzlaşmaları” gerektiğini… “Yersizyurdsuzlaşama”, entelektüel için asıl “yeriniyurdunu” bulmadır. Hatta ‘entelektüel ne kadar yabancılaşırsa o kadar iyidir’ dersem bir o kadar entelektüele yaklaşmış oluruz. Yani “toplumsal bağlayıcı etkenlerden” bağımsız olmak anlamında yabancılaşmanın entelektüel için olması gereken bir şey olduğunu söylüyorum. Aksi durumda, devletin memurlaştırdığı düşünce, devletin sınırları içinde kalarak entelektüel olmaya yabancılaşacaktır. Burada elbette entelektüellerin ‘uçuk kaçıklığı’ ve yozlaşma üzerinde durmak gerek. ‘Uçuk kaçıklık’, entelektüellerin yabancılığından -yapısal olana yabancı doğa- gelir; ancak yozlaşma başka bir şeydir. Diğer yandan ise varolan düzenin entelektüellerin elindeki özgürlüğü, yenilikçiliği, girişimciliği ellerinden almanın bir biçimi olarak Ulysse’in Achille’e uyguladığı yöntem de vardır. Achile, Agemennon karşısında, yani otorite karşısında bağımsızdır, ama daha sonra Ulysse, Achille’in elinden silahlarını alıp onu otoriteye bağlayarak özgürlüğünü elinden alır. Bu doğrultuda entelektüellerin elindeki özgür, yenilikçi ruhun alınması entelektüelleri de devletin memurları yapar. Devletin ya da iktidar aygıtının aslında düşünme imkân ve kabiliyeti yoktur. Düşünceyi,  başka bir yerde de söylediğim gibi “resmi düşünce” ya da “doğru düşünce” olarak ele geçirir. Buna rağmen düşünce her zaman ona sorun çıkaracaktır. İktidarların ya da devletlerin düşünceye (üniversitelere) karşı kuşku duymaları bu yüzdendir. Her ne kadar düşünce buralarda kurumsallaşmışsa da, yine de, varolan düzenin dışıyla içgüdüsel bağlantısını koparmaz. En başta söylediğim gibi otoriteye karşı bir yollu, güdükleşmiş de olsa direnecektir. Diyeceğim o ki, entelektüeli doğasından koparmak öyle ya da böyle onu yozlaştıracaktır. Burada, bohemin tanımını yeniden yapmak gerekir. Entelektüel bir dağıtıcı, bozucu ve rahatsız ediciyken kendisi dağılır, bozulur ve rahatsız edilir.

 

Lalelerin şaşırmasına dönecek olursak, Bizansiyya’nın 97. sayfasında yer alan “Bu yorum çıldırıları, toplumda görülen kaçış hareketleriydi. Cumhuriyete sığmayan imparatorluk düşlerine kaçış hareketi… Türklerin büyük coğrafi serüvenleri hep kaçış çizgileridir…”, diye devam eden paragraf da Diyaloglar’da sık sık rastladığımız “kaçış çizgisi” bağlamında kurulmuş birçok cümle ile sıkı fıkı bir ilişki içindedir. Daha başka örnekler de verilebilir, ama bu kadarı üzüm yemek için yeterli. 

 

Diyeceğim o ki herkes şaşırabilir ya da “Rastlamak kapmaktır, çalmaktır”. Kuşkusuz “Çalmak aynısı gibi yapmaktan, taklit etmekten, kopya çekmekten, atıp tutmaktan başka bir şeydir. Kapmak daima ikili bir kapmadır, çalma ikili bir çalmadır ve işte her zaman “arasında” ve “dışında” olan düğünler, paralel olmayan evrim ve simetrik olmayan bir blok, devamlı olan şeyin dışında olan budur. Öyleyse, yeni bir dünyaya yaklaşma istikameti şöyle olmalı:

 

“Evet, ben bir düşünce hırsızıyım

lütfen, ruhu alan değil

kurdum ve yeniden kurdum

bekleyenin üzerine

çünkü plajlardaki kum

bir çok şatoyu keser

açık olanın içinde

benim zamanımdan önce

bir sözcük, bir hava, bir tarih, bir çizgi

rüzgârdaki anahtarlar ruhumu kaçırmak için

ve avlunun ardından bir rüzgârı düşüncelerime vermek için

oturup düşünmek benim işim değil

zamanı kaybedip onu seyretmek

düşünce olmayan düşünceleri düşünmek için

düş olmayan düşleri düşlemek için

yahut da yazılmamış yeni fikirler

yahut kafiyeye uyan yeni sözcükler

ve kendime onlardan yeni kurallar yapmam

madem ki onlar daha kurulmadılar

ve kafamda şaklayanı bağırırım

bunun ben ve benim cinsimden olduğunu bilerek

ki bu yeni kuralları biz yapacağız

ve eğer yarının insanları

bugünün kurallarına gerçekten ihtiyaçları varsa

öyleyse toplanın hepiniz, savcılar

dünya bir mahkeme olarak

evet

ama yargılananları ben sizden daha iyi tanırım

ve siz onların peşinde koşmakla uğraşırken

biz ıslık çalmakla uğraşırız

mahkeme salonlarını süpürürüz

süpüre süpüre

dinleye dinleye

birbirimize göz kırparak

dikkat

dikkat

sizin sıranız gecikmeyecek”

 

Bob Dylan’ın bu şiiri, Deleuze’un vurguladığı gibi hem “alçak gönüllü”dür hem de “gururlu ve tansıklı”. Örneğin, “rüzgârdaki anahtarlar ruhu(mu) kaçırmak” ve “bu kara delikten çıkmak” içindir. Aslında, “insanlarda, katı çizgileri, esnek çizgileri, kaçış çizgileri vs. ile bütün bir coğrafya mevcuttur.” Ancak,  “insanlar kara deliklere dalmaktan” başka bir şey yapmazlar.

 

Evet, evet yargılayanlar ve yargılananlar “Yüz yüze… sırt sırta… yüz sırta dönük… sırt sırta”dır ve “yüzden.”dir. “Böylece bir parmaklık kurulur”.  Ancak her zaman tünel kazmak mümkündür. Sonra, görebilen gözler için, orada burada çatlaklar, dehlizler vardır.

 

Yo, hayır, her şey mubah, demiyorum, ama çokça da gelişigüzel bir oyun bu: Random Game!

 

Uluer Aydoğdu

 

(denizsuyukasesi, ekim-kasım-aralık 2009, sayı 40)

 

[1] Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990, s. 37.

[2] a. g. y., s. 54.

[3] Bizazsiyya, Lale Müldür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 99.

Yorum (yok) Yorum yaz!

LALE’LER DE ŞAŞIRIR

Salı, Aralık 1, 2009 · Kategori: Edebiyat-Sanat


Herkes şaşırabilir. Kuşkusuz, laleler de. Birileri şaşırıyorsa, kâinatın bir bildiği vardır şeklinde bir bakışa da ulaşabiliriz buradan. Bu bağlamda, özellikle de, günümüzde yaşananları birer çürüme belirtisi olarak ele alabilir ve hatta ne kadar çürürsek o kadar iyi bile diyebiliriz. Çünkü, çürüme denilen ‘şey’ var olanı dağıtıcı olduğu kadar bu istikamette, yeni oluşumları yaratan da bir süreçtir.  Şeyler, “var olamayacakları yere varıncaya kadar var olurlar” ve bu sürecin sonuna yaklaşıldığının en önemli belirtisi çürümedir.  Bundan sonra şunlar beklenebilir: Sistem, kendinde, kendi kendini var edebilmek için çürümeyi hızlandırarak başa dönecek ve bu süreç içinde ürettiği mikro-organizmalar vasıtasıyla yeni makro zaman-mekân düzenlemelerine yönelebilecektir. Yani eskiyen, köhneleşip yozlaşmış kendi varlığından bir başka varlık çıkarabilecektir. Tam da bu noktada, umalım ki kâinat, bu kez, kendi kendini kopyalamaktan vazgeçerek evrensel olandan kozmik olana sıçrasın.  Böyle bir sıçramanın sonucu öngörülemez olsa da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Olası, gerçekten daha zengindir.”

 

Neyse, aşağıdaki ilk iki alıntı Gilles Deleuze ile Claire Parnet’in Diyaloglar, üçüncü alıntı ise Lale Müldür’ün Bizansiyya adlı kitaplarından:

 

“İkilikler birimler üzerine değil, ama ardı ardına sıralanan seçenekleri taşımaktadırlar: beyaz adam mı siyah adam mısın, erkek misin kadın mısın, zengin misin fakir misin vs. Rollerin dağıtımını yöneten, daima bir makine vardır.”[1]

 

“Felix ve sen (Felix senden daha hızlı), ikilikleri haber verip duruyorsunuz, ikili işleyişlerin oluşlarını kurmaya çalışan iktidar aygıtları olduğunu söylüyorsunuz: erkek misin kadın mısın, siyah mısın beyaz mısın, düşünür müsün canlı mısın, burjuva mısın proleter misin?”[2]

 

“… ve ikili sorular başlıyor: Kadın mısın erkek mi, fakir misin zengin mi, beyaz mısın zenci mi, sarışın mısın esmer mi, güçlü müsün güçsüz mü, …”[3]

 

En son alıntıyı çerçeve içine alıp, altına “Deleuze ve Parnet/ Diyaloglar”, diye not düşmüşüm. Hoş, Lale Müldür, Bizansiyya’nın 96. sayfasında Diyaloglar’ı anarak “Gilles Deleuze (diyaloglar) Claire Parnet yabancı kelimeler kullanarak Deleuze’un kullandığı anlamda yersiz yurtsuzlaşmanın en uzak noktalarına itildim.” der. Ancak, burada, parantez içindeki ‘diyaloglar’, kitap ismi gibi değil. Üstelik cümle de bozuk. Diğer yandan, yalnızca Deleuze’un değil, Deleuze ile birlikte Guattari’nin kullandığı déterritorialisation “yersiz yurtsuzlaşma” olmayıp yersizyurdsuzlaşma’dır: “Anlamı da onlar tarafından verilir. Fransızcadaki “territoire” sözcüğünün Türkçesi “ülke, bölge” olarak verilmiştir. (Fransızca Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Hazırlayan: Ali Ağakay, denetleyen: Nusret Hızır, Ankara, 1962). Hâlbuki Fransızcada “territoire” ile “pays” (ülke) arasında bir ayrım vardır. Özellikle, Guattari ve Deleuze bu sözcüğü “ülke” anlamının dışında kullanırlar. Onların kullandığı anlam göçebelikle ilgilidir. Bu kavramı yerleşiklik kavramına karşıt olarak kullanırlar. Söz konusu olan göçebelerin yaptıklarıdır: çadırlarını kurdukları yeri terk edip çadırlarını bir başka yere kurmalarıdır. Yani “yurt” (çadır anlamında) yerini başka yere taşımak demektir. Ayrıca diğer anlamıyla “yurt” sözcüğü ulusal devlet anlamını da içerir. Yurdunu terk eden dendiğinde sanki vatanını terk eden imgesi vardır. Bu anlamda yurt hem baba ocağı, kişinin doğup büyüdüğü yer hem de bir kimsenin yaşadığı ülke imini taşır. Deleuze ve Guattari’nin kullandıkları anlamda bu sözcük hem yurt hem de yeri belirler. Türkçede “yurt” sözcüğünü “yurd” olarak yazdığımızda bu sözcük birinci anlamını kaybeder ve “vatan” anlamını taşımaz duruma girer. Sonuçta birleşik olarak çevirebileceğimiz “yersizyurdsuzlaşma” yerini yurdunu bırakan kimsenin yaptığı eylem anlamını taşır.” (bkz. Ali Akay’ın Deleuze ve Parnet’in, Diyaloglar için yazdığı önsöz, -Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990- s. 8, 9.)

 

Bu bağlamda, şöyle bir düşündüğümüzde, göçebelerin esas yurdunun yersizyurdsuzluk olduğunu görürüz. Sanırım, bu yüzden olsa gerek, öyle katı, olmazsa olmaz, merkezi anlam, değer ve kuralların hareket ettirdiği bir yaşamın yerine su gibi akan, esnek, ‘olmak’ tabanlı değil de ‘oluşan’ bir yaşamları vardır göçebelerin. Bu durum, bana göre iktidar, devlet oluşumunu engelleyen bir ‘süreç-aygıt’. Bu doğrultuda yabancılaşma üzerinde düşünecek olursak, tam da bu noktada, entelektüellerin yabancılaşması gerektiğini söylemek istiyorum ben, diğer bir deyişle “yersizyurdsuzlaşmaları” gerektiğini… “Yersizyurdsuzlaşama”, entelektüel için asıl “yeriniyurdunu” bulmadır. Hatta ‘entelektüel ne kadar yabancılaşırsa o kadar iyidir’ dersem bir o kadar entelektüele yaklaşmış oluruz. Yani “toplumsal bağlayıcı etkenlerden” bağımsız olmak anlamında yabancılaşmanın entelektüel için olması gereken bir şey olduğunu söylüyorum. Aksi durumda, devletin memurlaştırdığı düşünce, devletin sınırları içinde kalarak entelektüel olmaya yabancılaşacaktır. Burada elbette entelektüellerin ‘uçuk kaçıklığı’ ve yozlaşma üzerinde durmak gerek. ‘Uçuk kaçıklık’, entelektüellerin yabancılığından -yapısal olana yabancı doğa- gelir; ancak yozlaşma başka bir şeydir. Diğer yandan ise varolan düzenin entelektüellerin elindeki özgürlüğü, yenilikçiliği, girişimciliği ellerinden almanın bir biçimi olarak Ulysse’in Achille’e uyguladığı yöntem de vardır. Achile, Agemennon karşısında, yani otorite karşısında bağımsızdır, ama daha sonra Ulysse, Achille’in elinden silahlarını alıp onu otoriteye bağlayarak özgürlüğünü elinden alır. Bu doğrultuda entelektüellerin elindeki özgür, yenilikçi ruhun alınması entelektüelleri de devletin memurları yapar. Devletin ya da iktidar aygıtının aslında düşünme imkân ve kabiliyeti yoktur. Düşünceyi,  başka bir yerde de söylediğim gibi “resmi düşünce” ya da “doğru düşünce” olarak ele geçirir. Buna rağmen düşünce her zaman ona sorun çıkaracaktır. İktidarların ya da devletlerin düşünceye (üniversitelere) karşı kuşku duymaları bu yüzdendir. Her ne kadar düşünce buralarda kurumsallaşmışsa da, yine de, varolan düzenin dışıyla içgüdüsel bağlantısını koparmaz. En başta söylediğim gibi otoriteye karşı bir yollu, güdükleşmiş de olsa direnecektir. Diyeceğim o ki, entelektüeli doğasından koparmak öyle ya da böyle onu yozlaştıracaktır. Burada, bohemin tanımını yeniden yapmak gerekir. Entelektüel bir dağıtıcı, bozucu ve rahatsız ediciyken kendisi dağılır, bozulur ve rahatsız edilir.

 

Lalelerin şaşırmasına dönecek olursak, Bizansiyya’nın 97. sayfasında yer alan “Bu yorum çıldırıları, toplumda görülen kaçış hareketleriydi. Cumhuriyete sığmayan imparatorluk düşlerine kaçış hareketi… Türklerin büyük coğrafi serüvenleri hep kaçış çizgileridir…”, diye devam eden paragraf da Diyaloglar’da sık sık rastladığımız “kaçış çizgisi” bağlamında kurulmuş birçok cümle ile sıkı fıkı bir ilişki içindedir. Daha başka örnekler de verilebilir, ama bu kadarı üzüm yemek için yeterli. 

 

Diyeceğim o ki herkes şaşırabilir ya da “Rastlamak kapmaktır, çalmaktır”. Kuşkusuz “Çalmak aynısı gibi yapmaktan, taklit etmekten, kopya çekmekten, atıp tutmaktan başka bir şeydir. Kapmak daima ikili bir kapmadır, çalma ikili bir çalmadır ve işte her zaman “arasında” ve “dışında” olan düğünler, paralel olmayan evrim ve simetrik olmayan bir blok, devamlı olan şeyin dışında olan budur. Öyleyse, yeni bir dünyaya yaklaşma istikameti şöyle olmalı:

 

“Evet, ben bir düşünce hırsızıyım

lütfen, ruhu alan değil

kurdum ve yeniden kurdum

bekleyenin üzerine

çünkü plajlardaki kum

bir çok şatoyu keser

açık olanın içinde

benim zamanımdan önce

bir sözcük, bir hava, bir tarih, bir çizgi

rüzgârdaki anahtarlar ruhumu kaçırmak için

ve avlunun ardından bir rüzgârı düşüncelerime vermek için

oturup düşünmek benim işim değil

zamanı kaybedip onu seyretmek

düşünce olmayan düşünceleri düşünmek için

düş olmayan düşleri düşlemek için

yahut da yazılmamış yeni fikirler

yahut kafiyeye uyan yeni sözcükler

ve kendime onlardan yeni kurallar yapmam

madem ki onlar daha kurulmadılar

ve kafamda şaklayanı bağırırım

bunun ben ve benim cinsimden olduğunu bilerek

ki bu yeni kuralları biz yapacağız

ve eğer yarının insanları

bugünün kurallarına gerçekten ihtiyaçları varsa

öyleyse toplanın hepiniz, savcılar

dünya bir mahkeme olarak

evet

ama yargılananları ben sizden daha iyi tanırım

ve siz onların peşinde koşmakla uğraşırken

biz ıslık çalmakla uğraşırız

mahkeme salonlarını süpürürüz

süpüre süpüre

dinleye dinleye

birbirimize göz kırparak

dikkat

dikkat

sizin sıranız gecikmeyecek”

 

Bob Dylan’ın bu şiiri, Deleuze’un vurguladığı gibi hem “alçak gönüllü”dür hem de “gururlu ve tansıklı”. Örneğin, “rüzgârdaki anahtarlar ruhu(mu) kaçırmak” ve “bu kara delikten çıkmak” içindir. Aslında, “insanlarda, katı çizgileri, esnek çizgileri, kaçış çizgileri vs. ile bütün bir coğrafya mevcuttur.” Ancak,  “insanlar kara deliklere dalmaktan” başka bir şey yapmazlar.

 

Evet, evet yargılayanlar ve yargılananlar “Yüz yüze… sırt sırta… yüz sırta dönük… sırt sırta”dır ve “yüzden.”dir. “Böylece bir parmaklık kurulur”.  Ancak her zaman tünel kazmak mümkündür. Sonra, görebilen gözler için, orada burada çatlaklar, dehlizler vardır.

 

Yo, hayır, her şey mubah, demiyorum, ama çokça da gelişigüzel bir oyun bu: Random Game!

 

Uluer Aydoğdu

 

(denizsuyukasesi, ekim-kasım-aralık 2009, sayı 40)

 

[1] Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990, s. 37.

[2] a. g. y., s. 54.

[3] Bizazsiyya, Lale Müldür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 99.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

denizsuyukasesi (ekim-kasım-aralık 2009 sayı 40 yıl 7)

Salı, Aralık 1, 2009 · Kategori: Edebiyat-Sanat

denizsuyukasesi

 

biraz kültür biraz sanat

biraz aşk biraz meşk dergisi

deniz gibi aşk gibi

ey sevgili gözlerin gibi

canlı bir organizmadır

kafasına göre nefes alıp verir

asi ve düzensizdir

 

(ekim-kasım-aralık  2009   sayı  40  yıl 7)

 

 

Bu sayıda:

 

Onur Akyıl

Halil Güler

Gökhan Arslan

M. Mahzun Doğan

Tevfik Hatipoğlu

Volkan Şenkal

Deniz Dengiz

Koray Feyiz

Vahdettin Yılmaz

M. Mazhar Alphan

İnci Ponat

Hülya Deniz Ünal

Ümran Ersin

Rezzan Erton

Ezgi Deniz Alpan

Fadıl Oktay

Onur Akyıl

Uluer Aydoğdu

 

yer alıyor.

 

Dostlukla.

 

Uluer Aydoğdu


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

denizsuyukasesi (ekim-kasım-aralık 2009 sayı 40 yıl 7)

Salı, Aralık 1, 2009 · Kategori: Edebiyat-Sanat

denizsuyukasesi

 

biraz kültür biraz sanat

biraz aşk biraz meşk dergisi

deniz gibi aşk gibi

ey sevgili gözlerin gibi

canlı bir organizmadır

kafasına göre nefes alıp verir

asi ve düzensizdir

 

(ekim-kasım-aralık  2009   sayı  40  yıl 7)

 

 

Bu sayıda:

 

Onur Akyıl

Halil Güler

Gökhan Arslan

M. Mahzun Doğan

Tevfik Hatipoğlu

Volkan Şenkal

Deniz Dengiz

Koray Feyiz

Vahdettin Yılmaz

M. Mazhar Alphan

İnci Ponat

Hülya Deniz Ünal

Ümran Ersin

Rezzan Erton

Ezgi Deniz Alpan

Fadıl Oktay

Onur Akyıl

Uluer Aydoğdu

 

yer alıyor.

 

Dostlukla.

 

Uluer Aydoğdu


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::