denizsuyukasesi denizsuyukasesi@gmail.com

DIGIL / ÇAYHANE MUHABBETLERİ (II)

Cumartesi, Ekim 21, 2009 · Kategori: Edebiyat-Sanat


DIGIL / ÇAYHANE
BÜTÜN ZAMANLARIN EN DIGIL ÇAYHANESİ

MERKEZİN PAZARINDAKİ SANAT

ONUR AKYIL
ULUER AYDOĞDU

20 Kasım 2009 Cuma - Saat: 19:00


1733 Sokak No: 1/1-B KARŞIYAKA - İZMİR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

DIGIL / ÇAYHANE MUHABBETLERİ

Cumartesi, Ekim 21, 2009 · Kategori: Edebiyat-Sanat


DIGIL / ÇAYHANE MUHABBETLERİ'nin ilki 13 Kasım 2009 Cuma günü yapıldı.

Onur Akyıl'la birlikte katıldığımız MUHABBETLER'in başlığı BİR BİLİNÇ GEZİNTİSİ'ydi.

 

 

BİR BİLİNÇ GEZİNTİSİ

 

 

Öncelikle hoş geldiniz. Doğrusu şimdi ne diyeceğimi, nasıl başlayacağımı pek kestiremiyorum. Bilinç, bilinç dışı, gezinti… Bütün bu sözcükleri bir araya getirerek bir cümle kurmak, özellikle de başlangıçta zor görünüyor. Ama başlamak gerekiyor, gelişmek ve bitmek için. Belki, daha sonra ‘bitmeleri’ bitirmeye geçebiliriz. Bu nedenle bir tekerleme ile başlayacağım. Böylece bir merhaba demeyi ve az sonra sizi tanıştırmayı düşündüğüm “kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma” ya bir giriş yapmayı umuyorum. Biliyorum, 'ummak tehlikeli bir şey'. Bu anlamda sık sık “umduğum gün bitmişimdir” derim. Hatta “bütün bekleme salonlarının dinamitlenmesi” gerektiğini de özellikle söyleyeyim.

 

Öngörülemez süreçler

 

Ama öncelikle, şimdi, burada oluşumuzla ilgili olarak size birkaç cümle ile nöronlardan söz edecek olursam: Nöronlar beynimizdeki sinir hücreleridir. Bunların “tek başlarına düşünme kabiliyetlerinin” olmadığını özellikle belirtmek istiyorum, ancak nöronlar bir araya geldiklerinde “düşünme yetisine sahip insan beynini üretirler”. Yani “basit kurallardan karmaşık örüntüler” oluşabilir ve bu durum öngörülemez bir süreçtir, diyeceğim o ki emergency bir durum söz konusudur.

 

Bu anlamda belki de şimdi, burada toplanışımız yeni oluşumlara gebedir. Kim bilir? Zaman içerisinde bunu göreceğiz.  Düşünün, tek başına bir kalp ya da bir akciğer ya da el, ya da ayak hiçbir şeyken bir araya geldiklerinde beden dediğimiz bir bütünü oluşturur. Belki de bizler de şimdi, burada bir araya gelerek yeni bir bütüne/sürece doğru hareket edeceğiz ya da hiçbir şey olamayacak. Demin dediğim gibi bu süreçler öngörülemez süreçlerdir, ama yeni düzenlemelerin/oluşumların oluşması için nasıl atomlar birbirileriyle öyle ya da böyle etkileşime giriyorsa biz de şimdi, burada bir etkileşim içinde olacağız. Belki bir uyumu, bir ahengi, bir dengeyi, bir düzeni yakalayacağız.

 

Tekerleme şöyle:

 

Her aldığım nefeste içime çekiyorum evreni her verdiğim nefeste geri veriyorum.

Kendimde kendi kendime kendimi soluyorum. Kendimde kendi kendime kendimi

soludukça kendimi varediyorum. Kendimde kendi kendime kendimi var ettikçe var

olan, varoldukça vareden bir sürecim ben. Kendimde kendi kendime kendimi var

ettikçe varolan, varoldukça vareden bu sürecin bilinciyim ben. Bu bilincin varlığı,

bedeniyim ben. Çiçekler nasıl açmaktan, kuşlar nasıl uçmaktan başka bir başka

bir şey bilmiyorsa ben de var olmaktan başka bir şey bilmiyorum.Bir de bildiğim,

şimdi, şu an sizlerle birlikte burada var olduğumuz. Bunun bilinci ile herkesi saygıyla,

sevgiyle, dostlukla selamlıyorum. Merhaba, merhaba alacakaranlıkta öten ilk kuş.

Selamünaleyküm kertenkele.

 

Yolunda Gitmeyen süreçler

 

Alacakaranlıkta öten kuşlara, kertenkelelere, dolayısıyla da kâinata bir selam çaktıktan sonra şimdi sözü yolunda gitmeyen süreçlere getirmek istiyorum.

 

Nerdeyse çocukluğumdan bu yana yolunda gitmeyen süreçler ilgimi çekmiştir. Daha 16 yaşındayken, 1981 yılında yaşadığım bir ölüm deneyiminden sonra günlüğüme şunu yazmıştım: Kanserli hücreler, kendileri de ölecekleri halde, içinde bulundukları organizmayı/bütünü neden öldürmeye/yok etmeye çalışırlar? Herkes takdir edecektir ki bu hücreler bu kadar da geri zekâlı olamazlar. Aslında şöyle biraz düşündüğümüzde burada yasak meyve imgesini hemen yakalarız. Şöyle: Her sistem ya da organizma ya da isterseniz buna âlem deyin ya da hücre başlangıçta nerdeyse mükemmele yakın bir düzen/denge halinde bir bütündür. Zaten bizler de sağlıklı olduğumuzda kendimizi bir bütün olarak yani BİR olarak hissederiz. Ancak, daha ilk nefesimizi aldığımızdan itibaren düzensizleşip dengeden uzaklaşmaya başlarız. Bu yavaş yavaş ve hızlı hızlı olur ve her organizma başlangıç koşullarına aşırı duyarlıdır. Yani, BİR’ken, yani bir bütünken, düşünsenize, bir tane olanı, eşiz ve biriciğizdir, yani bir taneyizdir. İşte, bu bir tane olan, canlılığın gereği olarak, ki (burada canlılığı belki de yeniden tarif etmek gerekebilir, bana soracak olursanız insanbiçimsellikten uzak anlamda hareket eden her şey canlıdır. Yani canlı dediğimiz şey ille de insanbiçimsel bir formda değildir. Bu anlamda içinde yaşadığımız gezegenden tutun da dağlara, taşlara, her gün kullandığımız araç ve gereçlere, otobüslere kadar her şey canlıdır. Nietzsche’den çalarak söyleyecek olursam: “Eğer görebilen gözler olsaydı bir kayanın dans eden bir kaos olduğunu görürdü”. Hani, zaman zaman kırılmaz, bükülmez, ölmez durumlara gönderme yapmak için “kaya gibi” deriz ya aslında kayanın nasıl da vığıl vığıl kaynayan bir süreçler içre süreç olduğunu bilmediğimizden böyle söyleriz. Zaten, Nietzsche de bu nedenle az önce alıntıladığım gibi “Eğer görebilen gözler olsaydı bir kayanın dans eden bir kaos olduğunu görürdü”, der. Hatta kimilerine saçmalık gelebilir, ama bir kayanın bilincinden bile söz edebiliriz.  Burada, içten bir bakışa ihtiyacımız vardır. Yani tek bir kayanın bilinci olduğunu söylemek zorken bir bütünün, yani dünyanın içinden doğru baktığımızda, yani ön plana çıkanların arkasında ya da altında ne vardı diyerek baktığımızda bir bütünün içinde kayalarla, dağlar ve nehirlerle, her şeyle birlikte oluştuğumuzu görürüz ve bu bağlamda her şeyin kendi bütünlükleri içinde daha oylumlu başka bütünlere katıldıklarını. Bu doğrultuda bütünün var ettiği süreçler söz konusudur. Yani bizim bir bilincimiz varsa bu bilinç her şeyle birlikte oluşan bir süreçtir ve bu anlamda diğer şeyleri ortadan kaldırırsanız bir bilinçten söz etmek mümkün olmayacaktır) varolmak için varetmek zorundadır. Tam da bu noktada yasak meyve olarak imgesel anlamda ortaya konulan şey sistemin varolabilmek için ihlal edilebilir bir başkaldırı unsurunu kendi içinde bulundurduğudur.

 

Olasılar varolandan daha zengindir

 

Klasik psikiyatri şöyle der: Her başkaldırı varolan düzene bir tehdittir ve görüldüğü yerde ezilmelidir. Oysa varoluşçu psikiyatri de diyebileceğimiz disiplin başkaldırıları bir olanak olarak ele alır ki burada, tam da burada “olasıların ya da olasılıkların varolandan yani gerçekten daha zengin” olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Diğer bir deyişe cennete denge hali dersek Adem ile Havva’nın Yasak Meyve’den yiyerek cennetten uzaklaştırılmaları termodinamik bir süreç olarak sistemin dengeden uzaklaştığını gösterir. Ve her dengeden uzaklaşma aslında yeni bir denge arayışıdır ki bu bağlamda her hastalığın da yeni bir sağlık arayışı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Diğer yandan, aslında hastalıkları biz üretiriz, demek istediğim hastalıklar dışarıdan gelmez ve her yolunda gitmeyen süreç gibi bu süreçler bizden şefkat, anlayış bekler. Diyeceğim o ki yolunda gitmeyen süreçler bir tehdit değildir. Sistemin, kendinde kendi kendine kendini örgütleyen, varolabilmek için varettiği süreçlerdir yolunda gitmeyen süreçler ve ne yaparsanız yapın bütünüyle yok edemezsiniz onları. Bu yüzden Adem ile Havva’nın cennetten kovulmaları doğal olduğu kadar adildir de.

 

KAİNATIN AĞRIYAN YERİ İNSAN

 

Toparlarsam, BİR’ken, buna cennet de diyebiliriz ya da çocukluk, gerçek değilizdir, yani “bütün gerçek değildir”. Denge halindeyken yani düzenliyken sistemi oluşturan süreçler uyurgezer bir şekilde sisteme/organizmaya hizmet ederler. Herhangi bir sorun, bir ağrı, sızı yoktur. Her şey tıkır tıkır işler, işlemektedir. Ne zaman bir yerimiz ağrısa oraya odaklanırız. İşte bütünlüğün, birliğin bozulduğu an. Ağrıyan yerimiz bize, yani bütüne bir şeyler söyler: Yerim, konumun bu, ben buradayım. Bu anlamda ağrının bir dil olduğunu bilmem söylemem gerek var mı!  Bu aynı zamanda da bütüne bir çağrıdır, bir dua, bir serzeniş. Bu yüzden ezanlar beni ağlatır. Tıpkı ağrıyan bir yerimizin bize çıkardığı çağrı gibi ezanla da biz bütüne bir çağrı çıkarır ve ondan bir yanıt bekleriz. Bu bağlamda insanın da kâinatın ağrıyan yeri olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. (KAİNATIN AĞRIYAN YERİ İNSAN – Yayıma hazır dosya) Tam da bu noktada, Adem ile Havva cennetten kovularak dünyaya gelirler ki Tevrat şöyle başlar: Adem Havva’yı bildi. Öyle görünüyor ki bilmek ilk günah ve bu anlamda da bir başkaldırı. Hani “kendimi bildim bileli” deriz ya tam da o an’da aslında dünyaya geliriz. Yani cennet tam da kendimizi bildiğimiz an’da biter. Böylece bütünü oluşturan süreçlerin ayaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz ki tam da bu noktada az önce bütüne körlemesine hizmet eden süreçler kendi varlıklarını kazanırlar. Varoluş da zaten budur. Eşya uyanmıştır ve görmeye başlamıştır. Termodinamiğin kallavi isimlerinden, Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine, dengeden uzak durumlarda maddenin görmeye başladığını özellikle vurgular ki Nobel ödülünü almasının gerekçesi de “içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmazsa sistemlerin varolan konumlarını sürdürme, koruma eğiliminde” olduğunu kanıtlaması olarak vurgulanmıştır. Bu tür sistemler kapalı sistemlerdir, kâinatta az da olsa bulunurlar, ama çoğunlukla kendinde kendi kendine kendini var eden, oto-organizatör de diyebileceğimiz süreçler/sistemler söz konusudur. Bu doğrultuda kâinat için kendinde kendi kendine kendini işleten bir işletim sistemi de diyebiliriz. Sonuçta, özetle anlattığım üzere, canlılığın gereği olarak, son derece karmaşık bir süreçler içre süreçler olan bir organizmanın içinde yer alıyoruz, ancak burada şöyle de bir durum söz konusu: İçinde olduğumuz sistem aynı zamanda da içimizde. Yani bizler de kendi bütünlüğümüz anlamında içinde mikro süreçler bulunduran makro süreçleriz. Yani, buraya kadar özetle anlattıklarımı bir dize ile daha da özetleyecek olursam: “İçindeymişim meğerse içimde olanın.”

 

Kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma

 

Şimdi, eğer izin verirseniz ve elbette arzu ederseniz sizi içinde olduğumuz kadar aynı zamanda da içimizde olan ve kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma ile tanıştırmak istiyorum. Bunun için sizden öncelikle gözleriniz kapatıp rahatlamanızı rica edeceğim.

 

İyice rahatlıyoruz şimdi. Derin derin nefes alıyoruz, diyaframınıza kadar izleyin nefesinizi. Sonra gerisin geri aynı yolu ilerleyin nefesinizi verirken. Ah, evet oksijen soluyan birer azot taneciğiz hepimiz. İlk nefesimizi aldığımızda ağlamamız bu yüzdendi. Oksijen ciğerlerimizi yakmıştı. Sonra alıştık. Alıyor veriyorsunuz. Her aldığınız nefeste bütün kainatı içinize çekiyor her verdiğiniz nefeste gerisin geri veriyorsunuz. İyice dâhil olun o yola. Kulağınız bende gözünüz yolda olsun. Tam da şimdi, Zeki Müren’i hatırlamamak mümkün mü? Şimdi de birkaç dizeyle bir selam çakalım Zeki Müren’e:

 

Bir kadına/erkeğe başladığında

o tuhaf eşikte

topraktan başını çıkarıp havayı koklayan bir köstebek gibi

tedirgin ve heyecandan ölmek üzereyken

iyi gelir Zeki Müren dinlemek iyi

bir gül açmak demektir bu

daha ne olsun

 

Daha ne olsun arkadaşlar, nefes alıp veriyorsunuz. Öyledir, “nefes almak güzeldir.” Öyledir:

 

bütün rastlantılar güzeldir

yosun güzeldir, aşk güzeldir

 

İyice rahatladınız artık. Kendinizde kendi kendinize kendinizi soluyorsunuz. Bir nabız gibisiniz, kainatın bileğindeki bir nabız, tıp tıp atıyorsunuz. Tıp, tıp, tıp… Bir şeyin içinden geçiyorsunuz, bir şeyler sizin içinizden geçiyor. Her şeyle birlikte, aynı sahanlıkta, aynı göğün altındayız. Korkmayın, bizden başka kimse yok. Biz bizeyiz. Hayal edin, daha neler var neler, örneğin;

 

Eliniz uzanmış zerdali koparıyor ağacın birinden

ağacın biri uzanmış zerdali veriyor elinize

kocaman yaşamak bu, minicik

atomların içinde devasa dünyalar

dalgayken parça

parçayken dalga

çarpa çarpa birbirimize

bağıra çağıra

güle oynaya

kallavi bir soruyuz belki de

cevabın ta kendisi.

 

Şimdi de evinizdesiniz. Evinizi gözünüzde canlandırın. Şöyle bir dolaşın içinde, sağına soluna bakının, çünkü birazdan o evden çıkacaksınız. Biliyorum biraz zor olacak, ama o evi artık barınmanın mümkün olmadığı eski, karanlık bir ev/dünya olarak kabul edin ve evden çıkın. Sokaktasınız. Şimdi evi bir güzel katlayıp sokaktan çıkarın. Sonra sokağı mahalleden, mahalleyi şehirden şehri ülkeden, ülkeyi dünyadan çıkarın. Tamam, yoruldunuz, az dinlenin, dinlendikten sonra dünyayı alıp hop kâinattan çıkarın. Ama gördüğünüz gibi bu işin sonu yok. Kainatı nereden çıkaracaksınız şimdi? İyisi mi alıp kainatı kendinizden çıkarın, olup bitsin. Belki de böylece evrensel olandan kozmik olana geçebiliriz. Kim bilir?  Ilya Prigogine’ye göre bunu defalarca denedik, ama başaramadık. Umarım bu kez başarırız. 

 

Gülümseyerek.

 

Uluer Aydoğdu

 

Kasım 2009, İzmir

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AŞK BAŞLAR ve BİTER...

Cuma, Eylül 2, 2009 ·

AŞK BAŞLAR ve BİTER...
----------------------------------
Orhan Tüleylioğlu
----------------------------------
Yaşlı Büyücünün Memeleri /
Uluer Aydoğdu / Prospero
Yayınları / 48 sayfa / Ankara /
1994.
---------------------------------

Şair, aşkın her şeyin efendisi olacağı
çağı bekler. Umut için yazar şiirlerini.
Aşkın büyüsüne kapılmış, gözleri
sevdiğinde kalmıştır. Günlerdir hiç-
bir şeyi görememektedir: bilseydin göz-
lerimin sende kaldığını / anlardın
günerdir hiçbir şey görmediğimi.
Sevinçleri budanmış kutsal şehirlerden
umutla ve sabırla geçer. Çiçeklerle
süsler yollarını şehrin. Aşkın maketini
denize bırakmıştır. Ayaklarını şiire
sarkıtır.

Gitmeli gerilere
Çok daha gerilere
Örneğin bir kedi mevsimine
Aniden arka arkaya doğarak
Henüz doğmuş bir bebeğin
mor renginde

Baharlar ölü olarak ele geçirilir. Ay
sorgusuz sualsiz öldürülür. Hep
aynı yaprak düşer, hep aynı
yağmur yağar. Defalarca yürünür
o kısacık yollar. Düş çekip gider
yaşamında, aşk ise gömülür.
Bembeyaz günlere sarılmış bu
gizli oda, ete gömülmüş incecik
kıymıktan başka bir şey değildir. Ve
her yönden bir esinti, serinletir bu
acıyı.

Sevdiğinin gözleri hiç kapanmayan
bir çarşıdır onun için. Gökyüzüne
benzetir onu. Çünkü bir tane gökyüzü
vardır. Sakalları yüzüne bıraktığı
hüzündür. Geçtiği yolların izleri
kağıda düşer, şiir olur.

Sanki bir kutudan
Hiç bitmeyecekmiş gibi
Rengarenk mendiller çıkaran
Bir sihirbaz yüreğim
Mavi sözlerini çıkarıyor
Sarı saçlarını
Neden çözmeye çalışayım
Bedenime bıraktığın ölümsüz
işaretleri?

Kırık bir dizedir o. Belki bir fay
hattı. Anılar bırakıldığı yerde
kalır. Yavaş yavaş eskiyen birer
eşya gibidirler onlar. Şairin dili
yalnızlığın bulduğu alfabedir. Ki
yalnızlığı saran ince bir kabuktur
sevdası. Acı çok yakınındadır, el
yordamıyla arar sevinçleri, içi
ıssız bir ada gibidir. Her toprakta
büyüyecektir çekirdeği yalnızlığın.

Bir gün kapını çaldığında
Kuşlar
Söyle onlara
Kanatsız olduğunu

Yere düşen bir kitap gibi duran
yaşamını alıp başucuna koyar. Bir
bir karıştırır geçtiği yolların
sözlüklerini. Ülkesine içki masasında
rastlar.

Hep yeniden, hep silbaştan
İşte günün mönüsü
Buyurmaz mısınız?
Lütfen, lütfen buyrun
Sarhoş masalarında mezedir bu ülke
Sonra unutulur bir köşede
Kah... Kih... Koh

Ona göre, geçmişi sıcak tutan sarı
kadifeden bir paltodur sonbahar.
Son kez gider yapraklar. Sahne
yeniden kurulur, yakışıksız düşler
temizlenir.

Tenindeki eksik yerlere yapıştırmak
için antika dükkanlarında arar aşkının
parçalarını. Yapımı durdurulmuştur
insanın. Yeni bir meme gerekiyordur
artık insanlara.

Evet, işte yine bir ilk kitapla ve yine
genç bir şairle karşı karşıyayız. Uluer
Aydoğdu, başarılı bir çalışmayla şiir
denizindeki yerini alırken aşkların
başlayıp bitebileceğini, şiirin ise hiçbir
zaman tkenmeyeceğini duyumsatıyor
bize.

Okunması ve üzerinde düşünülmesi
gereken bir kitap.

Milliyet Sanat, 1 Eylül 1995.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Doğru kuşlar yanlış uçmaz

Cuma, Ağustos 25, 2009 ·

Doğru kuşlar yanlış uçmaz

 

“BU GECE NE YAPSAK, KARLOS, NE YAPSAK”

                                                  Hakan Savlı

 

 

Bu gece orion'a baksak karlos

sen, baldız, hülyalı kız ve ben

hani bir de yanımızda cek olursa

tadından yenmez olur gece

gecenin hakanı kim diye sorma, biziz

hem hepimiz bir yıldızız

aşk etmeye geldik dünyaya

dem almaya, sancak

aha işte kalbimizde bekliyor uzay gemilerimiz

bu gece kertenkelelere teslimiz

teslimiyet yegane mucizedir karlos

dünya hepimiz için

hepimiz dünya.

 

Üzerimizden atıp formaları çıksak dünyaya anadan üryan

şiire sen geçsen karlos

ortada baldız, hülyalı kız

ve ben ileride ispermeçet balinası, nam-ı diğer kaşalot, yani donkişot

sarksak eşyanın iç taraflarına şiir üzerine şiir düzenlesek

hani bir de yanımızda cek olursa

kimse değemez şu gamlı gönüllerimizin keyfine

daha işlenmemiş cinayetler müzesinde kendimize yer ayırtsak en önde

çavuş üzümü gösterisi düzenlesek tatlandırıcılara karşı

amerikan başkonsolosluğunun önünde bir kara şiir eşliğinde

azıya alıp graviteyi kendi iç şekerimizi kullanarak haykırsak:

postalı zulüm amca çık dışarıya vuruşalım

ne ettiysen biz de sana edeceğiz

senin füzelerin varsa nihaventimiz var bizim

sen ne kadar çiğnediysen gururumuzu biz o kadar hicazkarız

belki o zaman

ma rlan ku orion’dan gelip gravotunun sırrını söyler bize

kaynadıkça şerbetini uzaya salar aşk, aşklansak

hem hepimiz oksijen soluyan azot taneciği değil miyiz karlos.

 

Doğru kuşlar yanlış uçmaz.

 

eylül, 2008, mutlubaharlarevi, izmir

 

Uluer Aydoğdu

 

(Dize, Eylül 2009, 167)

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

denizsuyukasesi / Temmuz-Ağustos-Eylül 2009 / Sayı 39

Cuma, Ağustos 25, 2009 ·





Biraz kültür biraz sanat biraz aşk biraz meşk dergisi
Deniz gibi aşk gibi ey sevgili gözlerin gibi
Canlı bir organizmadır
Ayda bir nefes alıp verir
DüZenSiz ve asidir
Temmuz-Ağustos-Eylül 2009 Sayı 39 Yıl 6


 

Denizsuyukasesi’nin bir anlamı varsa, o da bağımsızlığını söyleyecek güce sahip olmasıdır ve bu sanıldığından çok daha önemlidir.

 

***

"Ve dinin de olmadığı bir dünya hayal edin."

 

***

“İntihar bombacılarının, Haçlı Seferlerinin”, mezhep kavgalarının, denizfenerleri’nin olmadığı bir dünya hayal edin. Eminim, bundan daha iyi bir dünyada yaşıyor olurduk. Kadınların saçlarının birkaç teli göründüğü ya da pantolon giydiği için kırbaçlanmadığı, “kâfir diye insanların başlarının kesilmediği” bir dünyadan söz ediyorum anlayacağınız. Daha ne?

 

***

Tabii “süreksiz akıl” her yerde: Politikada, sanatta, şiirde… Sözde bizi temsil eden meclisteki ‘vekillerin’ en az yarısının şu ya da bu adi suçtan haklarında dava açılmış olduğu bir ülkede mevcut iktidarı demokrasi havarisi, özgürlükçü gibi gösterme çabasında olan kimi ‘aydınlar’ örneğin. Bunu öyle ya da böyle yiyenler çok, ama ben almayayım, kalsın.

 

***       

Herkes yerleşmiş bir düşünceye, bir ideolojiye, bir inanca oradan tıslayıp duruyor diğerlerine. Yani, sözcüğün tam anlamıyla kabızlık. Lavmana başvurmaktan başka bir çare görünmüyor.

 

***

Demokrasicilik ya da özgürlükçülük oynayanların hallerine gülümseyerek bakıyorum. Bütün düzen verme çabaları ‘karşı entropi’dir, ama entropiyi engellemez. Örneğin evinizi kendi haline bıraksanız da kirlenir düzenli aralıklarla temizleseniz de. 

 

***

“Hepsi anımsanacak; ama herkes mücadele ettiği şeyin büyüklüğü kadar.”

 

***

Tamam, sizin sol’unuz en babası.

 

***

Ve TERMODİNAMİK AÇILIM… Çok yakında.

 

***

 

 

Bu sayıda:

 

Kapakta, Nihat Behram’ın yakında yayımlanacak olan Çıkmak İçin Bu Karanlıktan adlı şiir kitabından Bendini Arayan Şiir’i ile Ahmet Ada’nın Geyik adlı şiiri var.

***

Bu arada, son zamanlarda Ahmet Ada üzerinden yapılan çalıntı şiir tartışmaları hakkında birkaç cümle etmem gerekirse: Ben hâkim değilim. İyi ki değilim. “Hâkim olmaktansa çöpçü olmak” isterim. Hâkimlik yapmak isteyenlere de kuşkusuz bir şey diyemem. Bu nedenle Ahmet Ada’nın şiirini gönül rahatlığıyla yayımlıyorum.

 

 

39. sayının diğer şairleri ise, sırasıyla şu isimlerden oluşuyor: 

 

Nihat Behram, Ahmet Ada, Yüksel Andız, Ümran Ersin, Halil İbrahim Polat,  Ahmet Uysal, Bülent Güldal, İlker İşgören, Müesser Yeniay, Gökhan Arslan, Uluer Aydoğdu, Cavit Işık Yavuz, A.Uğur Olgar, Seda Eriş, Atila Er, Rengin Özesmi, Betül Yazıcı, Belgin Günay, Onur Akyıl ve Hakan Savlı.

 

ABD’li şair Charles Simic’ten iki şiiri var bu sayıda. Çevirileri Baki Yiğit yaptı.

 

M. Mahzun Doğan, Sisli Günler başlığı altında günlüğüne devam ediyor.

 

Ahmet Günbaş, Şiirden Şiire başlığı altında 2009’da yayımlanan üç şiir kitabının tanıtımını yapıyor: İlyas Tunç, Özge Dirik Şiirleri ve Azime Akbaş.

 

Benim (U. Aydoğdu) ise Azınlık-Oluş ya da Şair-Oluş adlı yazım var.  

 

Bir de ŞAİRLERE SORUYORUZ başlığı altında, bu sayıda Betül Yazıcı’ya sorduğumuz bir soru var:

 

“Düşünce denilen şey her zaman birisinin düşüncesidir. Benim düşüncem, senin düşüncen, onun düşüncesi… Düşüncenin yerini buna göre belirleriz. Bu yüzden ‘benim düşünceme göre’ demek zorunda kalırız çoğu zaman. Tam da bu noktada Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anektodu aklıma geliyor. Şöyle: “Şu-şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!” Bu doğrultuda ‘bu şiirdir” ya da “bu şiir değildir” demeden, yani ‘olumlama’ ve ‘değilleme’ yapmadan konuşarak şiiri tarif eder misiniz?”

 

Bu soruya yanıt vermek isteyenler yanıtlarını ulueraydogdu@gmail.com adresine gönderebilirler.

 

Güzel günleriniz olsun. ‘Şenbilgi’li ve keyifli.

 

Uluer Aydoğdu

 


Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::