2008'e dair Notlarım (I)

Salı, Hazirane 9, 2009

Güzel günleriniz olsun!

 

2008'e dair Notlarım (I)

 

***

 

"Süreksiz aklın" sürek avı sürüyor.

 

***

 

Obsesif, yani takıntılı akıl ya da Richard Dawkins’in özellikle vurguladığı üzere “süreksiz akıl” dünyanın başına gelmiş en tehlikeli işlerden biri. Sabit akıl da denilebilir "süreksiz akıl" için. Yani hareketsizdir, ama her şeyi hareket ettirmek ister. Kavramlaştırırsak: "Hareketsiz hareket ettirici"dir. Böyle bir akılla bırakın konuşmayı yan yana bile gelmek istemem. Uzak durmak en iyisidir. Hoş, her an, her yerde karşınıza çıkar ya neyse…

 

***

 

Bir yerlere saplanıp kalmıştır “süreksiz akıl”. "Ben haklıyım", der başka bir şey demez. Sabittir ve herkesi öyle ya da böyle damgalamayı pek sever.

 

***

 

Yıl içinde liberal, liberal demokrat ve solcuların, devir bu ya, “düşüncesiz inanışlara” taraf olacak -Örneğin Kur’an’dan bir ayeti demokrasi, özgürlük ve eşitlik adına savunurlar- kadar düşünceden uzak olduğunu da gördük. Örneğin Mehmet Altan. Türkiye için en iyi modelin Ilımlı İslam Modeli olduğunu bile çaktırmadan yazılarında söyledi, söylüyor.

 

***

 

İnsan ölümden korkmadığı gün özgür olacak. Canım Krilov. Ecinniler’in muhteşem cini. Kitabı bu cümle yüzünden uzun yıllar bitirememiştim, nihayet bu yıl bitirdim.

 

***

  

İktidar aygıtına karşı “önlerine gelen her şeyi yerle bir eden” savaş makineleri her zaman olmuştur. Bu bağlamda “… hem ayrıksı hem mahkum edilmiş savaş insanının” durumunu“ Kleist’ten daha iyi gösteren olmamıştır. Çünkü, Penthesilée’de (1805-1807) Achille başından beri kuvvetten yoksundur.” Şöyle ki: “Siyaset egemenliğinin iki kutbu arasında sıkışmış kalmış olan savaşçı aşılmış, mahkum edilmiş, geleceksiz, kendi kendine döndürdüğü kendi öfkesine indirilmiş gibi durur. Herakles’in ailesinden Achille, ardından Ajax eski devlet adamı Agamemnon’a karşı bağımsızlıklarını söyleyecek güce hala sahiptirler; ama ilk modern devletin adamı, doğmakta olan modern devletin adamı Ulysse’e karşı hiçbir şey yapamazlar. Kullanımlarını değiştirmek ve devletin hukukuna boyun eğdirmek için Achille’nin silahlarını alan Ulysse olmuştur…” Tam da bu noktada “devletsiz kadın-halk Amazonların tarafına geçer” Achille, yani “savaş makinasıyla birleşmekten” kendini alamaz. “Amazonlar, Yunan ve Truvalı iki devlet ‘arasından’ yıldırım gibi geçip fırlarlar ortaya. Önlerine gelen her şeyi yerle bir ederler. Achille kendisinin benzerleriyle, Penthesilée’yle” bu şekilde karşılaşır ve “hem Agamemnon’a, hem de Ulysse’e ihanet eder.” Diğer bir deyişle Ulysse, Achille’i kurumlaştıramamıştır. Öyledir “Devletin kendisinin savaş makinası yoktur; onu yalnızca kurum şeklinde ele geçirir ve bu ona sorun çıkarır durur. Devletlerin askeri kurumlara karşı kuşkuları buradan gelmektedir; çünkü bu askeri kurum dışarıdan gelen bir savaş makinesinin mirasıdır.”

 

***

 

Mesele şu ki bize mesele olarak gelen, görünen ve hakikaten de bizim için mesele olup canımızı yakan her şey içinde olduğumuz organizmanın/sistemin kendi kendine kendini var etme biçimi. İçinde olduğumuz organizma/sistem aynı zamanda da içimizde olduğundan, diğer bir deyişle o'nun tıpkısı ya da kopyası olduğumuz için bataklığın/kısırdöngünün yaratıcıları biziz. İçinden çıkmaya çalıştığımız meseleler bizim içimizde, biz meselelerin içindeyiz. Yani hem iş'in içindeyiz hem de 'iş' içimizde. Yani mesele biziz. Hem bütün hem de tek tek bütünü an ve an yeniden oluşturan parçalar olarak. Öyle ki bunu görmezden gelmek ya da böyle bir farkındalıktan uzak yaşamak belki de yaşadığımız meseleler arasındaki en önemli mesele.

 

***

 

Öyle görünüyor ki bize birbirimize karşı olmak da dahil anlam, değer ve kurallar veren bir döngünün içinde sıkışıp kalmışız, ama içimizde bir şeyler bu tutsaklıktan kurtulup özgür olmak istiyor. Soru, doğru soru öyleyse şöyle olmalı: VAROLAN BİZ’den BU BİZ’i OLUŞTURAN, ÜRETMİŞ ve YARATMIŞ OLAN HER ŞEYİ, HERKESİ MEMNUN EDEBİLECEK (yeni) BİR BİZ YARATABİLİR miyiz? YOKSA VAROLAN BU BİZ’in  bir BİÇİMİ OLARAK YAŞADIĞIMIZ KISIR-DÖNGÜ’de YOK OLUP GİDECEK miyiz? Sanırım bu soru önümüzde öncelikli olarak duruyor.

 

***

 

Prigogine ve Stengers’ın Kaostan Düzene[1] adlı kitaplarında söz ettikleri gibi bu malzemeden bir ev inşa edebileceğimiz gibi bir saray da inşa edebiliriz. Yani varolan bu dünyadan başka bir dünya oluşturabiliriz. Bunun için öncelikle içeriden bakmaya ihtiyacımız var, yani bütün’den. O biziz. O’nu biz inşa ettik, oluşturduk, yarattık, ördük, ama şimdi hemen hemen hepimiz bu dünyadan memnun değiliz. Başımıza öyle bir çorap/dünya ördük ki bunaldık. Doğru, aslında biz kendi kendimize zulüm ediyoruz. Ancak madem memnun değiliz öyleyse hala niye bu dünyada ısrar ediyoruz? Çünkü yaratmaktan korkuyoruz. Öyle ki varolanı değiştirmek isteyenleri tehdit olarak algılayarak -görüldüğü yerde ezilmelidirler- döngü’yü sürdürüyoruz. Çünkü ancak varolanın içinde kalarak varolabileceğimizi düşünüyoruz. Yani bir başka deyişle varlığımızı korumaya ve sürdürmeye çalışıyoruz. Bütün canlı organizmalar/sistemler gibi yok olmak istemiyoruz. Ancak görüldüğü üzere yok olmak istemediğimiz için yok oluyoruz. Burada varlık (being) ile oluş (becoming) arasındaki ezeli kavgayı görebiliriz. Varolduğumuz biçimde ısrar edişimiz oluşumuzu engelliyor. Oysa taşlar bile aşınıyor, parçalanıp değişiyorlar. Yani varlığımız varoluşumuzun önünde engel. Pusup kalmışız varlıklarımızda, öylece bir kurtarıcıyı bekliyoruz. Oysa bizi bizden kurtaracak olan yine biziz. Varolan dünyadan başımızı çıkardığımızda bunu görebiliriz. Kozalarımızdan çıkıp kendi yalnızlığımızla karşılaşmalıyız. Bizden başka bir şey yok. Korkma! Varolana karşı tehdit gibi görünen her şey aslında oluşmamız, yeni bir biz’i yaratmamız için gerekli. Cesaretin var mı buna? Öyle ki varolabilmemiz için varolandan vazgeçmemiz gerekiyor.

 

[1] Kaostan Düzene, Ilya Prigogine-Isabelle Stengers, İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 1998.

 

***

 

Geriye dönüp bakarsak, Newton’un “saatin çarkları gibi tam bir ahenk içinde çalışan” evren modelinin beraberinde bu makineye benzeyen “yönetim makineleri”[1] getirdiğini görürüz. Böylece toplumların, halkların denetimi sağlanacak ve yönetilmeleri kolaylaşmış olacaktı. Bundan sonradır ki, Avrupa’da, ‘mühendislik şemaları’ uyarınca toplum mühendisliği uygulamaları hız kazanmıştır. Bu uygulamalar bilimsel başlıklar altında günümüzde de sürüyor. Ancak, yeni yeni anlaşılmaktadır ki; evren, Newton’un ortaya koyduğu gibi mekanik hareketler sergileyen bir makine olmayıp tam tersine canlı bir organizma/sistem. Daha doğru bir deyişle Alvin Toffler’in, Ilya Prigogine ve İsablle Stengers’ten yola çıkarak vurguladığı gibi “… evrenin bazı parçaları makine gibi işleyebilir, ama bunlar kapalı sistemlerdir ve kapalı sistemler olsa olsa fiziksel evrenin ancak küçük bir parçasını oluştururlar. Bize ilginç gelen olayların çoğu, aslında açık sistemler, kendi çevreleriyle enerji veya madde (ve birisi buna bilgiyi de ekleyebilir) mübadele ediyorlar. Biyolojik ve sosyal sistemler elbette açıktırlar ki bu, şu demektir: Onları makine şartlarında anlamaya çalışmak başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur.”[2] Newton’un evreninde ‘zaman’ yokken şimdi çok iyi biliyoruz ki “geri dönüşümsüz” bir şekilde geleceğe doğru akan bir evrende yaşıyoruz. Yakın zamanlara kadar bildiklerimizin Whitehead’ın dediği gibi artık “bilimsel filenin ilmikleri arasından kaydığını” görürüz.  Aslında “Sürtünmesiz bir sarkacın hareketi ya da dünyanın güneş etrafındaki hareketi gibi bize determinist (gerekirci) ve geri-dönüşlü görünen fenomenlerin varolduğu doğrudur. (…) Fakat bununla birlikte bir de bir zaman istikameti (oku) ihtiva eden geri-dönüşsüz süreçler vardır. Eğer bir kap içine su ve alkol koyarsanız, tecrübe ettiğimiz gibi zaman ilerledikçe karışma eğilimi gösterirler. Hiçbir zaman suyla alkolün ahenkli bir şekilde ayrıştığı ve saf su ve saf alkolün ortaya çıktığı tersine bir sürece şahit olmamışızdır. Dolaysıyla bu geri-dönüşsüz bir süreçtir.” Her şeyden önce şu anlama gelir bu: “Klasik görüşte tabiatın temel süreçleri determinist (gerekirci) ve geri-dönüşlü olarak kabul edilip düzensizlik ve geri-dönüşsüzlük içeren süreçler sadece istisna olarak düşünülüyordu. Bugün her yerde düzensizliklerin ve geri-dönüşsüz süreçlerin etkilerini görüyoruz.”[3] Öyle ki “Bilim zamanı yeniden keşfediyor.”[4]

 

[1]Örneğin bu anlayış “Amerikan Anayasasını hazırlayanları, saatin çarkları gibi tam bir ahenk içinde çalışan hükümetin kontrolünü sağlayacak bir yönetim makinası yapmaya yöneltti.” Bkz. Bkz. Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 11, 12.

[2]Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 14.

[3]Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 27.

[4] a.g.y., s. 28.

 

***

 

Öyle görünüyor ki bilimin vurgusu giderek değişmektedir. Nitel olana, çeşitliliğe ve yönlere doğru. Binlerce yıldır biriken malzeme bir çatallaşma eşiğine gelmiştir. Buradan doğru bir ‘faz geçişi’ beklenebilir. Bu bağlamda kesinlikler’in nasıl sonuna gelindiyse ‘temsili’ olan bütün yaklaşımların da can çekiştiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Aslı varken temsilcilerin ne menem bir şey olduğunu söylüyorum. Demokrasilerdeki ‘temsiliyet’ denen şeyin berbat bir yalan olduğunu. Ben, kendi kendime kendimi bile temsil edemezken, beni temsil ettiği söylenen vekillerin beni temsil etmeleri mümkün mü? Dahası bir haritada gösterilen şehir, kasaba, köy, nehir, göl, dağ işaretleri ne kadar temsil edebilir asıllarını? Gerçek bir şehir haritada temsil edilen şehirden ne kadar farklıysa ben de beni temsil ettiği söylenen vekilden bir o kadar farklıyım. Meclisler, bu doğrultuda, bize bir harita kadar bilgi verirler. Yani meclislere ve oradaki dağılımlara bakarak gerçek insanların yaşadığı toplumlar hakkında gerçek bilgilere ulaşamayız. Meclisler olsa olsa, en iyimser ifadeyle gerçeğin krokileridir. Buradan yola çıkıp, yani meclislerdeki dağılımlardan hareketle bütünsel yargılara varmak belki bizi güncelin içinde rahatlatır, ama bunun bir geçerliliği yoktur. Örneğin meclisteki aritmetiğe bakıp ‘Türkiye kararını verdi’ ya da ‘Türkiye şunu, bunu istiyor’ türünden yargılar bütünsel olanla hiçbir ilgisi olmayan temsili soyutlamalardan başka bir şey değildir. Burada yeri gelmişken özellikle söylemek gerekirse politikanın ‘her şeyden bağımsız bir değişken’ olmadığını da özellikle vurgulamak gerekir. Yani düzenleme yapanlar düzenlediklerini ve böylece yol gösterdiklerini söyledikleri toplumların, halkların dışında, onlara dışarıdan müdahale eden üstün ruhlar değildir. Newton fiziği doğrultusunda bilim insanları kendilerine böyle bir gözlemci ve giderek de ‘işe burnunu sokma’ misyonu vermişti. Bu anlamda birçok bilim insanının ve gazetecinin işe burnunu sokma eğiliminde olduklarını ve bu doğrultuda işe burnunu sokma eğiliminde olan çevrelere sürekli gönderme yaptığını gördük, görüyoruz. Birçokları politikacının dışındaki insanları ne hakla politika yapıyorlar diye eleştiriyor. Böylece hayata burnunu sokma işi ancak ve ancak politikacılara ait bir özellik olarak kabul görsün istiyorlar. Daha önceleri bu işi Tanrı (aşkınsallık) yapıyordu, daha sonra zamanla evrenin efendiliğine soyunan insan Tanrının işini elinden alarak (bir başka aşkınsallık) ona işlere fazla burnunu sokmama koşuluyla bir çeşit cumhurbaşkanlığı görevi verdi. Tabii onlar kim oluyor ki bunu yapmasınlar? Ancak kendilerini üstün birer ruh olarak gören bu insanlar olmasaydı Nietzsche’nin dediği gibi dünya belki de daha farklı bir yer olurdu. Onların yanılgıları kendileri olmazsa işlerin karışacağına inanmış olmaları ve bu doğrultuda kendilerine yükledikleri misyonla dünyanın canına okumaları. Tarihe şöyle bir baktığımızda bunun hiç değişmediğini görürüz.

 

***

 

Kendi içinde kendine münhasır özellikleri olan ‘toplamlar’ varoluş sahanlığında “az çok homojen gruplanmalara ayrıldığında (yani çöktüklerinde)” bu dağınık ‘toplamları’ “… daha büyük çaplı bir oluşuma”, örneğin toplumsal bir katmana/sınıfa/kasta ya da bir ulusa dönüştürmek için bir başka işlem gereklidir. Bu işlem nehirlerce taşınıp gelen dağınık taş topluluklarını bir çökelti kayasına dönüştüren işlemin aynısıdır ya da ona çok benzer. Birbirinden ayıklanmış görece olarak homojen bileşenlerin “… öngörülemeyen, kendine özgü özellikleri olan, yani toplam kuvvet ve kalıcılık gibi, tek tek” bireylere “atfedilemeyecek özellikleri olan yeni bir oluşumda kaynaştırılması” işlemidir bu. Bu süreçte yukarıda söz ettiğimiz ‘çözülüp zamana karışmış ‘cılız toplamlar’ daha belirgin/somut ‘toplamlar’ arasındaki, deyim uygunsa, gözeneklerden ‘toplamların’ içine sızar. Süzülen bu anlam, değer ve kurallar ya da yaşama biçimleri ya da gelenek görenekler  -zaman içerinde çözülerek eski anlam ve değerlerini yitirmiş, ancak tamamıyla ortadan kaybolmamış- “kristalleşirken”, ‘toplamların’ “geçici uzamsal ilişkilerini az çok kalıcı” bir yapıda pekiştirir. Bu yapı “Arkitektonik” bir mimarlıktır. Diğer bir deyişle pekiştirme işlemi ‘tektonik mimarideki’ süreçlere uygun ya da benzer bir şekilde gerçekleştirilir. ‘Toplamları’ ya da toplamlar silsilesini bir dağ olarak görürsek dağın içindeki katmanlar ‘içeriğe’ dâhilken dağın büyüklüğü ya da küçüklüğü, yani boyutu, dıştan görünüşü, hangi taş malzemeden oluştuğu gibi görülebilen ve duyumsanabilen özellikleri ise “arkitektonik”tir. “Açık bir dağlık arazide, kaya katmanlarına yakından bakıldığında, her katmanın, büyüklükleri, şekilleri ve kimyasal bileşimleri bakımından her biri nerdeyse homojen olan çakıltaşlarından oluşan başka katmanlar içerdiğini görmek insanı hayrete düşürür.” Bu bağlamda ‘toplamlar’a dışarıdan bakan birisi için de bu oluşumların “arkitektonik boyutları” çok daha önemli ve albenilidir.

 

***

 

sahanlık[1]@

-------------------------------------------------------------------

@Yapıların kapı önünde, merdiven başlarında ya da ortasında olan geniş yer.

  Canlı cansız bütün varlıkların mekânda kapladıkları yerin sınırlarından başlayarak derinlere doğru diplerdeki uzantısı.

 Bütün varlıklar varoluş sahanlığına sahiptir. Zahiri ve batini kavramlarından hareketle varlıkların görünmeyen kısımları birbirleriyle görünen kısımlarından belki de çok daha belirgin bir şekilde ilişki içindedir varoluş sahanlığında.

 Mekânda kapladığım yer derin bir şiir halinde aniden karşıma çıkıyor kimi zaman. Bu şiire düşüyorum aniden uyanıncaya kadar.   

 Varoluşun dönemeç yerlerinde ya da bir halin bittiği yerde bulunan genişçe düzlük. Avcı-toplayıcıdan tarım insanına, tarım insanından bir şehirde yaşayan birisine geçerkenki eşik, ama düz, doğrusal ve çizgisel olmayan.

 Eşikte, “eşik cinleri” karşınıza çıkabilir. 

 Kararlı bir tırtıldan kararlı bir kelebeğe geçiş. Bu geçişe dönüşüm diyebileceğimiz gibi faz geçişi de diyebiliriz.

 Fizikçi Arthur Iberall “… insanlık tarihinin ilk dönemlerindeki büyük değişimlerin (avcı-toplayıcıdan tarımcıya, tarımcıdan kent sakinine geçişin) ilerleme merdiveninde bir üst basamağa varan çizgisel bir gelişme olmadığını, çizgisel olmayan kritik eşiklerin (çatallanmaların) aşılması olduğunu gösteren ilk isimdir herhalde. Daha da önemlisi Iberall, belli bir kimyasal bileşik (örneğin su) nasıl farklı hallerde (sıvı, katı ya da gaz olarak) bulunabiliyorsa, ısı yoğunluğundaki kritik noktalarda nasıl bir kararlı halden diğerine geçebiliyorsa (bunlara faz geçişleri denir), bir insan toplumunun da, yerleşimlerin yoğunluğu, tüketilen enerji miktarı ya da etkileşim yoğunluğu bakımından kritik kütleye ulaştığında bu hal değişimlerini yaşayabilecek bir “madde” olarak görülebileceği düşüncesini ortaya atmıştır.” Bu doğrultuda “İlk avcı-toplayıcı gruplarını, birbirinden ayrı yaşamaları, dolayısıyla nadiren ve düzensiz olarak etkileşime girmeleri anlamında gaz partikülleri olarak görmeye devam eder bizi.”

 Artık varolamayacağı yere kadar süren hal.

 Çatallanma yerleri.

 Varolamayacağım yere kadar vardım.

 Neysem bir o kadar da o olmayış, hem de nasıl, bir uğraş, yaşama uğraşı.

 

***

 

Kurumlar, uluslar, şirketler ve hatta anlam, değer ve kurallar insansal malzemenin yavaş yavaş birikmesi ve bu insansal malzemenin çizgisel olmayan dinamik süreçlerle birleştiğinde, örneğin avcı-toplayıcı bir grubun gelişimi sırasında bireyler arasındaki yoğun etkileşimin ortaya çıkardığı dünyaya bakış ve yaşama biçimleri yoluyla oluşur. Elbette bu insansal malzeme tıpkı genler gibi yalnızca rastgele birikip gelmemiştir, aynı zamanda da coğrafya, iklim, bu coğrafya ve iklimin sunduğu beslenme imkan ve kabiliyetleri gibi “çeşitli seçilim baskılarıyla da ayıklanır.” Tam da bu noktada rastlantılarla zorunlulukların yan yana olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Örneğin coğrafya ve iklimin zorunluluklarından kaçamayan topluluklar belki de rastgele geldikleri coğrafya ve dolayısıyla da ikilimin imkan ve kabiliyetleri doğrultusunda ister istemez şekillenmişlerdir. Coğrafya ve iklimin yaptığı baskının ortaya çıkardığı ‘toplamlar’ elbette o coğrafya ve iklim için en uygun tasarım anlamına gelir ama aynı zamanda da bir topluluğun belki de rastgele geldiği coğrafya ve iklimde kendi kendine kendisini örgütleme imkan ve kabiliyeti de bir ‘uyarlanma’ olarak bir o kadar önemlidir. Öyle görünüyor ki hiçbir ‘kesinliğin’ olmadığı süreçler içre süreçler söz konusu. Prigogine’nin dediği gibi “kesinliklerin sonu gelmiştir.”

 

***

 

İstikrar, denge, düzen, birlik ve beraberlik, muvazene gibi kavramlar determinist (gerekirci) dünya görüşü içinde önemli kavramlardı, oysa toplumlar tıpkı kimyasal süreçler gibi geri dönüşümsüz bir biçimde geleceğe doğru akıyor. Ancak düz/doğrusal/çizgisel bir hatta değildir bu akış. Bu bağlamda geleceği öngörmek, kestirmek ve özellikle de birçoklarının yaptığı gibi kesin bir dille tasvir etmek mümkün değildir. Prigogine’nin dediği gibi “Rasgelelik” yalnızca mikroskobik düzeyde değil “makroskobik düzeyde de temel rollerini korur.” Diğer bir deyişle aslında ‘Tanrı zar atıyordur’. Prigogine’nin tam da bu noktada “Denge durumunda nerdeyse klasik bir olasılık dağılımı elde ederiz” demesinden hareketle politikacıların neden sürekli istikrardan söz ettiklerini ve bu doğrultuda organizmanın/sistemin denge durumunda kalması için ellerinden geleni güzellikle, baskıyla, zorla yaptıklarını anlamak güç olmasa gerek: “Denge durumunda moleküller, temelde bağımsız varlıklarmış gibi davranırlar, birbirlerini unuturlar. Biz bunlara ‘hypnonlar’, ‘uyurgezer’ demeyi uygun bulduk. Gerçi her biri beklediğimiz gibi komplekstir, ama birbirlerini unuturlar. Ne var ki, denge dışı durum onları uyandırır”. Anlaşılacağı üzere denge durumunda madde kördür ve bu duruma genel olarak “körleşme” demek sanırım hiç de abartı olmayacaktır. Prigogine’nin de belirttiği gibi bu süreçler yalnızca moleküler düzeyde geçerli olmayıp makroskobik anlamda da geçerlidir. Örneğin “… açlıkla tehdit edildiğinde tek bir hücreler üstü kitle halinde kümelenen küf mantarlarının bir araya gelmesi” ile yine istikrasızlıkla korkutulan, tehdit edilen insanların bir kitle halinde kümelenmesi arasında bir fark yoktur.

 

Uluer Aydoğdu

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Etiketler : Richard Dawkins, Süreksiz Akıl, Hareketsiz hareket ettirici, Krilov, Ecinniler, Kleist, Penthesilée, Agamemnon, Ajax, Ul

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

2 yorum yazilmistir
  1. Yazan: bebuuk | Tarih: 2009-07-14 12:36:00
    Konu: çok güzel bir site
    çok güzel bir site

    siteniz çok hoş bir site olmuş...

    herkesin sitenize gelip göz gezdirmesi gerekir bence...mutlaka kendileri için birşey bulurlar.

    http://rappelz.forumh.biz

    ------------------------------------------------------

    Çok teşekkür ediyorum güzel sözleriniz için.
    Keyifli günleriniz olsun.
    Selamlar.

    Uluer Aydoğdu

    Düzenleyen denizsuyukasesi gün: Tuesday, July 14, 2009 saat: 13:25

    Bağlantı »

  2. Yazan: fatih şahin | Tarih: 2009-06-23 22:53:39
    Konu: selam
    abi helal olsun sana yaa. senle sohbet etmeyi öyle bir özlemişimki, seni ancak bu sanal ortamlarda yaşıyorum. görüşmek dileğiyle, selamlar ;)

    -------------------------------

    Canımsın:))) Selamlar.

    Uluer

    Düzenleyen denizsuyukasesi gün: Thursday, June 25, 2009 saat: 10:42

    Bağlantı »

<_script /><_script />