I Dont't like Mondays
Cumartesi, Eylül 8, 2007J. Alfred Prufrock'un Aşk Şarkısı[1]
Sisle açılıyor sahne: Kaybolup gidiyorum sisin içinde. Bir siluetim belli belirsiz. Sularda bir süre oyalandıktan sonra, taraçayı hızla geçip bir evin camlarına sarısını sürten sis akşama bırakıyor rengini, tıpkı kendini sevgilisinin kollarına bırakan bir kadın gibi. Ilık bir Ekim gecesi iniyor yavaş yavaş. Marazi bir hali var. Alacalı. Eterlenmiş bir hasta sanki. Evin içinde bir adam bir kadına "hadi gidelim" diyor bakışlarıyla. Bakışları maviden feyiz almış. Gidelim diyor kadın hiç tereddüt etmeden. Tenha sokaklar boyunca sıralanmış salaş otelleri geçiyorlar, köhne aşevlerini. Günlerce geçiyorlar her şeyi. Bıraksam yıllarca geçeceklermiş gibi her şeyden. Bir tek mikelanjelo’da rastladım böyle bir şeye. Kalbimde bir gümbürtü. Zonklayıp duruyorum. Her taraf sarı sis.
Mikelanjelo'dan söz ediyor onca kadın. Sesleri bir çırpıda dünyayı dolaşıp gelen. Güller açıyor bir yerlerde. Dünya böyle daha güzel. Ateş basmış yüzünü. Dokunsam ağlayacak gibi bir pazartesi. İşte Brenda Ann Spencer[2], sokakta ateş açıyor ortalığa. Onca insan yapraklar gibi ortalığa dökülüyor arka arkaya. “Yaratmanın ve cana kıyman zamanı geldi”. Bob Geldof’ “I don’t like Mondays” diye haykırıyor derinlerden: “Tell me why / I Dont't like Mondays / I want to shoot / The whole day down”. Sarı sis iyice yerleşiyor etrafa. Brenda Spencer’ın hüzünlü gözlerinden vurulup yere düşenlerin acıyla kasılmış yüzlerine arka arkaya defalarca pike yapıyor gözlerim. Gidip geliyorum yüzler arasında.. Onlarca göz. Nar taneleri gibi, ağrı taneleri gibi, şiir taneleri... Kocaman bir saat. Tiktaktiktaktiktak. Sarı sis.
Kadına "hadi gidelim" diye bakan adam kendi kendine soruyor: "Cesaretim var mı?" Havada asılı kalıyor soru. Elimi uzatıp soruya dokunuyorum. Kaya gibi sert, ama gören gözler için dans eden bir rakkase. Bir merdivenden aşığa doğru iniyor adam yavaş yavaş. Yüzünde kel olmanın iç ezikliği. Birileri "saçları nasıl da seyrelmekte!", diye fısıldıyor gaipten. Sesler giderek bir nakarata dönüşüyor: "Saçları nasıl da seyrelmekte!", "Saçları nasıl da seyrelmekte!"… Takım elbisesi içinde oldukça havalı oysa, kolalı yakalığı, çok şık bir kravat, üzerinde sade bir iğne. "Ama kollarıyla bacakları ne ince!"… Adam kendi kendine konuşuyor: "Cesaretim var mı tedirgin etmeye evreni?" Tiktaktiktaktiktak. Sarı sis. Bir an geçiyor, bir ömür, bir hüzün, mevsimler… Adam inip inmemek arasında kararsız, öylece, başıboş duruyor dünyanın ortasında: “bir ikindi/ atlıların ortasında bir gül/ gökyüzüne batan dikenin ortasında bir ben/ rimbaud’nun ortasında gece / gizli bir çekmecenin ortasında kalbim/ henüz emilmiş bir meme başının ortasında avlular/ gökyüzünün ortasında münzevi bir ay/ ahlakın ortasında kadın kokusu, apış arası kokusu, koltuk altından yayılan deniz kokusu, cinnet kokusu, kan, böcek.”[3] Sonra inmeye devam ediyor ağır ağır çıktığı merdivenlerden. Bir dolu kadının bileği görünüyor sahnede, bilezikli, beyaz bilekler… Sanki bir kamera kesip kesip sahneye fırlatıyor bilekleri... Lambanın ışığı kadının ayva tüylerini aydınlatıyor, şık bir parfüm şişesi ve yatağın üzerinde dantel işlemeli bir elbise, kır çiçekleriyle süslenmiş. Kollarını masaya dayamış kadın, üzerinde bir şal. Adam ise öylece duruyor, hülyalı. Daracık sokaklar… Sokağa sıçramış kallavi bir leke. Sıracalı bir akşamüstü dalgın dalgın dolaşıyor dışarıda. Ceketsiz, yalnız ve hüzünlü adamlar pencerelerden sarkmış pipolarını tüttürüyor. Onlara bakıyor uzun uzun.
Denizin dibinde bir ıstakoz. Ağlamaya başlıyor, başı (dazlak) bir tepside getirilip masaya konarken. "Bir yalvacım diyemem" diye ünlüyor, "hem nedir ki önemi?" bunun. Sahi "neyleyeyim dünyayı sevgiliyle sevişmedikçe?"
Masada çay içiyorlar porselen fincanlarda. Pastalar, kekler, reçeller... Bir yandan da sohbet ediyorlar. Adam bazen susuyor bazen de kahkahalarla gülüyor: "Ben Lazarus, ölüler arasından / Geldim anlatmaya her şeyi, anlatacağım…" Ama sanki demek istediği bu değil. Kamera avlulara dalıyor, çok becerekli. Az önce sulanmış sokaklarda ağır ağır geziniyor. Etekleri yeri süpüren kadınlar geçiyor yanından. Kaldırımlara sıralanmış masalarda boş çay bardakları. Uzakta bir fener. Kadın şalını omzundan atıp: "Hiç de bu değil, demek istediğim hiç de bu değil." , diyor kararlı bir sesle. Masadan kalkıp kütüphaneye geçiyor adam. Hamlet okurken, aniden yanı başında beliriveriyor prens Hamlet. Bir hayal mı, belki. Gerçek mi, sanırım. İkisi birbirine karşı oldukça ölçülü ve saygılı, hatta politik. Adamın davranışlarından cafcaflı sözlere düşkün olduğu anlaşılıyor. Sonra biraz kaz kafalı, kimi zaman da gülünç, adam akıllı soytarı. Sonra yaşlanmış bir hayli, paçaları kıvrık bir pantolon var üzerinde. Saçlarına bakıyor aynada, bir sağa bir sola tarıyor kararsız bir şekilde.
Sahile iniyor, bu kez ayağında beyaz flanel bir pantolon. Bir sürü denizkızı görüyor, boyunlarında yosundan çelenkler. Birbirlerine şarkı söylüyor deniz kızları: Stella by starlight... İç geçiriyor: "Sanmam ki bana şarkı söylesinler." Bir grup insan doluşuyor bağrış çağrış içinde sahile. Boğulur gibi "henüz zamanımız gelmedi" diye fısıldayıp oradan uzaklaşıyor sarı sisle birlikte.
Şimdi hiçbir şey görünmüyor.
Uluer Aydoğdu
İzmir, 2001.
[1] T. S. Eliot… Bütün alıntılar –“bir ikindi/ atlıların ortasında bir gül/ gökyüzüne batan bir dikenin ortasında ben/ rimbaud’nun ortasında gece / gizli bir çekmecenin ortasında kalbim/ henüz emilmiş bir meme başının ortasında avlular/ gökyüzünün ortasında münzevi bir ay/ ahlakın ortasında kadın kokusu, apış arası kokusu, koltuk altından yayılan deniz kokusu, cinnet kokusu, kan kokusu, böcek.”- dışında T. S. Eliot’un J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı adlı şiirindendir. Yazı kısa film senaryosu olarak düşünüldü, ama görüleceği üzere öyle değil. Şiir ya da öykü ya da hepsi ya da hiçbiri. Belki de “imgeveleme”. Ulu bir er’in “umuda söylediği şarkı” belki de.
[2] Brenda Ann Spencer.. 70'lerin sonlarında San Diego'da bir okulun bahçesine ateş açıp, 2 yetişkini öldürüp, 8 çocuk ile bir polis memurunu yaralayan ve niçin böyle bir şey yaptığı sorulduğunda "Pazartesileri sevmiyorum," diyen 16 yaşında bir genç kız. Bu olaydan etkilenen Bob Geldof ve grubu The Boomtown Rats olaydan bir iki hafta sonra I Don't Like Mondays’i yapıp uzunca bir süre İngiltere ve Amerika listelerinde kaldılar. Daha sonra aynı şarkı 2001 yılında Tori Amos tarafından yeniden yorumlandı.
Diğer yandan bkz. Sınırda Dergisi, sayı 5, 2006, Toplumun Gerçekleştirdiği İnsan, Uluer Aydoğdu… “Görünüşte sağlıklı, normal insanlar ‘fedakarlığın’ yaptırımlarını içlerinde cinnet olarak yaşarlar. Görülmemiş bir şey değil aslanın efendisini parçaladığı ya da her şey mantıksal olarak yolunda giderken birisinin çıkıp etrafında kim varsa öldürmeye çalıştığı… Brenda Spencer örneğin, “pazartesi sendromu” olarak tanı konmuştur, oysa, belki de bu kız toplumsal ketlenmenin sonucu olarak, bir pazartesi günü ortaya çıkıp etrafındakilere ateş açmıştır. Sağlıksız değil mi, oysa orada sağlık fışkırıyor. Acı da olsa, trajik de olsa ölü dirilmeye çalışıyor. Elbette korkutucu, ama bir o kadar da kaybolmuş hayatın çırpınışları… İnsanın normal olduğunu topluma göstermesinin, kanıtlamasının altında ölüm yatıyor. Acı, trajik ve komik olan bu değil mi? Ne kadar ölü olduğumuzu gösterebilirsek o kadar normal ve sağlıklıyız!.. Toplumsal onay aslında öldüğümüzün tescilidir, ama toplum tam bu noktada inanılmaz bir sahtekarlıkla bizi canlı olduğumuza inandırır. İnsan, içgüdüsel isyanı hissettiğinde, toplumsal bir refleksle aslında canlılığın belirtisi olan bu menevişlenmeye iğrenç bir şey gibi davranır. Görüldüğü yerde ezilmelidir!.. Burjuva hoşgörüsü buraya kadardır işte, çünkü canlılığın bütün belirtileri toplumsal olanı tehdit eder, bu yüzden hemen damgayı yer: Sapkın, sapık, bencil, ahlak dışı, kötü… Horgörünün örgütlenişi hakikate rağmen sürer, hakikate aykırı bir bastırmayla canlı olan, yaşayan yadsınır.” [3] Uluer Aydoğdu

Konu: üstüme yağıyor binlerce ilham
En tepede gördüğüm alacalı bir andır O
Oysa ta başından anlatılmalı hikayeler
Yediveren gülünün dikeninde ağlaşan bülbüle nispet
ellerimde terleyen ebruli kalem ıslanmalı ki bin damlada değil
bir damlada dağılmalı usum. Başım bulanmalı, her ihtimal bir ihtilâl olmalı.
Her ikram ilâhi bir ihtişam;
Değil mi ki bu aceleciliğim çıkacak olan gökkuşağından.
Emrivaki bir yağışın ortasında sırılsıklam korunaksız bir "an"
üstüme yağıyor binlerce ilham.
demişim bir zamanlar... iyi mi demişim, kötü mü hâlâ düşünmekteyim:)
selamlar
Merhaba,
Biliyorum Çölde Konuşuyorum, adlı bir yazımda "Ergin Günçe, şiir-oluş'un çete reisi, iyi ve kötü şiirin ötesinde 'ganimetini getirir' bize. Ganimetin de iyi ya da kötü olduğu aranmaz" demiştim. Siz de ganimetiniz getirmiş ve iyinin/kötünün ötesinde demişsiniz. Çok teşekür ediyorum.
Uluer Aydoğdu
Düzenleyen denizsuyukasesi gün: Saturday, September 8, 2007 saat: 14:28
Bağlantı »