‘Kayıp Otoban’da bilinmeyenler

Çarşamba, Ekim 15, 2008

‘Kayıp Otoban’da bilinmeyenler

Sabri Gürses’e, titiz çevirisi, Encore Yayınları’na bir o kadar titiz baskısı için teşekkür borçluyuz, bizi, Slavoj Zizek’in iki önemli kitabıyla, 1968 ve David Lynch- Ya Da Gülünç Yücenin Sanatı’yla buluşturdukları için. Buna -hele sıradan okur için- ne ölçüde buluşma denirse tabii…

 

Zizek’in düşünce dünyasına nüfuz edebilmek için, Zerdüşt’ten Derrida’ya, Deleuze’den Hegel’e, Kant’tan Gadamer’e, Kafka’dan Freud’a, Lenin’den Marks’a bir dizi okumalar yapmış, Kieslowski ve Tarkovski’nin metaforlarını çözmüş olmak gerekir.

Slovak düşünüre Freud ve Lacan’ın eşlik ettiği film çözümlemesi, bizi sadece Lynch’in evreninde bir geziye çıkarmakla kalmıyor, Matrix’i hayranlıkla seyredenlerin bir yönüyle niçin ‘aptal’ olduklarını da imâ ediyor. Geleneksel emperyalist sömürgeciliğin nereye evrildiğini Zizek’ten öğrenmeye çalışanlar açısından bu film çözümlemesi, zihinsel bir lüks, bir fantezi olarak algılanabilir, lakin bu, ‘müstehcen efendi’nin bizi Gerçek’le gerçek arasındaki uyumsuzluğun sınırında, kesintisiz bir gerilimde tuttuğu gerçeğini değiştirmiyor. Kitaptaki notta, “Felsefi/politik metinlerden oluşan ‘Tin Kemiktir’ ve popüler kültür metinlerini içeren ‘Bilinmeyen Bilinenler’ serisi farkında olmadığımız ya da görmezlikten geldiğimiz, Lacan’ın ‘kendini bilmeyen bilgi’ olarak tanımladığı alanlara odaklanıyor. Sanki Lynch bize şunu anlatmaya çalışıyor: İşte yaşamınız sonuçta bu, onun üzerine sahte bir hale örten o fantazmatik ekranın içinden geçerseniz görürsünüz. Seçim kötüyle daha kötü arasındaki, toplumsal gerçekliğin steril iktidarsız kasvetiyle kişinin kendini yok eden şiddetin fantazmatik gerçeği arasındaki bir seçimdir.” deniyor. Yani, Zizek, Lynch’in bir filminden yola çıkıyor, gerçeğin nasıl kavranılamaz olduğunu kavramaya çalışıyor, zihnimizi sürekli tersyüz ederek, sonuçta vardığımız yerin de kavranılamaz olduğunu gösteriyor. Bu, bana, Izutsu’nun, İslam’da Varlık Düşüncesi’nde nefis bir biçimde anlattığı, o ‘mutlak belirlenimsizlik’ olgusunu hatırlatıyor.

Yönetmeni Lacan üzerinden okumak

İtikad’ın kelime kökünün ‘akd’ yani düğüm, bağ olduğunu biliyoruz. Deve düğümü anlamına gelen kökten türetilmiş olan bu kavram, bizim algı sınırlarımızı işaret ediyor. Oysa yaratıcı hangi algıya, hangi itikada sığar ki! Bundan hareketle İbn Arabi, itikat ettiğimiz İlah’ı, ‘İlah-ı Mutekad’ olarak adlandırıyor. Yani, Allah, kendini Allah olarak vaz ettiği düzeyin de ötesindedir. Asla kavranılamaz, algılanamaz. Bizim algımıza sığan, O’nun bizatihi Zat’ı zaten olamaz. Bu durumda, Zizek’i okumanın ayrı bir anlamı ortaya çıkıyor. Bunun içinse, Lynch’in Kayıp Otoban’ına girmemiz gerekiyor. Uluer Aydoğdu’dan öğrenğimiz kadarıyla : ‘Slavoj Zizek’in, Gülünç Yücenin Sanatı : David Lynch’in Kayıp Otoban’ı Üzerine adlı kitabına giriş yazısını yazan Washington Üniversitesi’nde Modern Sanat Tarihi öğretim üyesi Marek Wieczorek’e göre “Zizek’in Batı entelektüel tarihine katkısının orijinal yanı; Lacangil psikanaliz, kıta Avrupa’sı felsefesi (özelde kendisinin öz karşıtı [anti-essentialist] Hegel okumaları) ve Marksist kuramı alışılmadık biçimde birleştirmesindedir.” Zizek, “Bu yüce düşünceyi sırf Shakespeare, Wagner veya Kafka’dan değil, çoğunlukla gülünce yaklaşan film noir (kara sinema), pembe diziler, çizgi filmler ve müstehcen fıkralardan da örnekler vererek anlaşılır biçimde açıklar.” Diğer bir deyişle “Zizek, Lynch’i ciddiye almakta ısrarlıdır.” ve bu “Zizek için Lynch’i Lacan üzerinden okumak demektir.” Yalnız “Zizek’in Lacan’ı post-yapısalcılığın Lacan’ı” olmayıp, “ünlü Lacangil Gerçek, İmgesel ve Simgesel üçlemesinin ilk kategorisi olan Gerçek’in Lacan’ıdır.” Bu anlamda “Lacangil kategorilerin en az temsil edileni olarak Gerçek, aynı zamanda en içine girilemez olanıdır, çünkü kökten biçimde nüfuz edilemezdir, dil ve iletişimin (gündelik hayatın kalıpları) simgesel düzenine benzeştirilemez; sayesinde dikkatimizi tanımladığımız ve dikkatimizi başarıyla temsil eden imgeler alanı olan İmgesel’e de ait değildir.” Yani Simgesel ve İmgesel olan ‘gerçekliğimiz’, “Gerçek”i “içine girilmez” yapar, ama Gerçek her zaman, bir yollu “geri dönüp cevap verir.” Tam bu noktada “gerçeklikten “Gerçek”e” geçişin bütün yönlerini görebileceğimiz Lynch filmlerine dönecek olursak, bu filmler ‘gerçekleşmekte olan gerçeklikle’ “Gerçek” arasında gidip gelir. Zizek’e göre “Lynch’in bütün ‘ontolojisi’ güvenli bir mesafeden gözlemlenen gerçeklikle Gerçek’in mutlak yakınlığı arasındaki uyumsuzluk üzerine kuruludur.”

Bu ‘uyumsuzluğun’, nevi şahsına münhasır bir materyalizme yol açmış olması Zizek açısından nasıl bir seyir izlemiştir, bilmiyorum. Kayıp Otoban’ın özellikle ‘yüce gülünç’ boyutuyla vurgulanmasının kendi içinde ayrı bir ‘uyumsuzluk’ katmanını ima ettiği söylenebilir. Zizek’in asıl derdinin ‘içkin ihlal’ yapıyla nasıl baş edilebileceğinden ibaret olmadığı da kesin. Bu yüzden, o ‘nüfuz edilemez yoğunluk efekti’ni sadece Kayıp Otoban’dan değil, onun Lacan’lı çözümlemesi olan Zizek kitabından da duyarız. Belki de Zizek’in amaçlarından biri budur. ‘Temel fantezinin komik dehşeti’ye yüzleşmeye yönelik bu çabanın, ilk okuyuşta bütün sırlarını ele vermeyişini de, sadece Zizek’in diline, sorun kurma biçimine bağlamak doğru olmaz, işin doğasında vardır bu. Aydoğdu, “Tek Bir Öznenin Bilinçdışı Düşlemesi: David Lynch’in Kayıp Otoban’ı” başlıklı yazısında, bizi bu muammanın içine şöyle çeker: “Gerçek, rahatsız edici etkileri tuhaf ve beklenmeyen yerlerde, Lacangil Yüce’de, hissedilen gerçeklik sezgimizin, varoluşumuzun gizli/travmatik içyüzüdür.”

Gerçeklik dediğimiz şey…

Ortada “arzumuzun gerçeğini gözden kaçırmaya dayalı bir yanılsama” olarak bir “toplumsal gerçeklik” varsa ve Zizek’in de Vitrindeki Kadın filminden yola çıkarak gösterdiği gibi bu “toplumsal gerçeklik” dediğimiz şey “gerçeğin müdahalesiyle her an parçalanabilecek kırılgan, simgesel bir örümcek ağından başka bir şey değil”se gerçekliğimiz “Gerçek”e dahildir. Yoksa -gerçekliğimiz ve “Gerçek”ten hareket edersek- bu iki başlılık bizi ikisini de kapsayan bir ‘öte Gerçek’e götürür. Kendisini gerçeklik ve “Gerçek” olarak deneyimleyen. Bu yüzden biz burada “Simgesel ve İmgesel” olanı “Gerçek”e dahil edersek “Gerçek”e daha kolay nüfuz edebileceğimizi düşünüyoruz. Diyeceğimiz o ki gerçekliğimizden ayrı bir “Gerçek”, “Gerçek”ten ayrı bir gerçekliğimiz yok. Bizim gerçeklik dediğimiz şey “Gerçek”in bir hali olarak var. “Gerçek” de gerçekliğimizin “gizli/travmatik içyüzü”.

Bu, bir filmin kareleri içinden geçerek, düşüncede en azından risk almaktır, kim bize, yaşamınız bundan ibarettir, diyebilir ki! Hele bu Zizek gibi kısmen indirgemeci biri olunca. Ve de Lynch gibi bize, hiçbir şey gördüğünüz, işittiğiniz, dokunduğunuz, hissettiğiniz, hülasa sandığınız gibi değil(dir) diyen bir film dili geliştirmiş yönetmen ve onun Kayıp Otoban’ı olunca…

Sayı:33
Bölüm:Sinema
SADIK YALSIZUÇANLAR

 


 

http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=20&hn=1417

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu  

Etiketler : SADIK YALSIZUÇANLAR, Uluer Aydoğdu, Zizek, Lacan, Lynch, Kayıp Otoban, David Lynch,

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir
<_script /><_script />