Hatırasevici / Uluer Aydoğdu

Cumartesi, Aralık 12, 2009

Hatırasevici

 

- hatırlamanın kendisidir keyifli olan, kimi zaman acı verse de-

 

Bahar başlangıcıydı ya da bana öyle geliyordu. Yazmaya gömülmüştüm. Kitaplar, dergiler, gazete kesikleri, müsveddeler… Zaman zaman çevrede, deniz kenarında kısa, uzun yürüyüşler yapıyordum. Biraz kafam dağılır diye umuyordum böylece. Denizi seyretmek her zaman iyi gelir bana. Denizin nefes alıp verişine, kımıldayışına, mevsime göre maviden yeşile değişen renklerine bakıyordum uzun uzun. Alçalıp yükselen, gidip gelen, genişleyip daralan bir ritmi vardı. Dalgalara kulağımı dayayıp denizin sesini dinliyordum kimi zaman. Bazen de dayanamayıp, mevsim kış bile olsa, bir çırpıda soyunup dalıyordum içine. Hele havamdaysam, keyfim yerindeyse saatlerce oynaşıyordum o eşsiz tenle.

 

Adamakıllı bunalmıştım o gün. Denizin teni tenime deyince bir bedenimin olduğunu hatırladım. Şok! Buz gibiydi, çatırdadığımı duydum. Sonra kırıldığımı. Bitmek bilmeyen bir çatırtı beni ikiye, ona, bine parçaladı. Yekpare bir bütün olan zamanın ince tabakası üstünde ilerleyen bir çizik boyunca… Bunun mecazi bir şey olduğunu düşünebilirsiniz, belki öyledir, ama kırılan çizgiden içerilere doğru düştüğüme yemin edebilirim. Nereye düştüğüme gelince, bir fikrim yok. Bu gibi durumlarda elinizdeki avucunuzdakiler sizi terk eder. İnsan bir anda kendini başka bir yerde bulur. Kimileri boşluk diyecektir buna. Boşluk, sanırım en uygun sözcük. Ağırlık merkezim yok olmuştu.

 

Bunalımdan sıyrılmanın bir yolu olabilir mi bu? Beni ille de denize iten her neyse bir çıkış yolu ayarlıyordu sanki. Sıkışıp kalan sinebileceği gibi böyle çözümler de bulabiliyor demek ki… Ruhum kabını çatlatıp o çatlaklardan sızmaya koyuldu sanırım. Bütün gün evdeydim, bilgisayarın başında. Yazmak ciddi bir uğraştır elbette, ama kim zorluyor ki beni? Öyleyse, mızmızlanmaya da hakkımın olmadığı kesin. Yazmanın cehenneme benzeyen hallerini yaşayan ne ilk ne de son kişiyim. “Hadi dır dır etme de yaz” diyordum sürekli kendi kendime: “Hemen şimdi, şu an. Yoksa imkânsız bir şeydir yazmak.”

 

Zamanın ince tabakası üzerindeki çizik... Ya görmezden geliyordum ya da üzerini örtmeye çalışıyordum… Yani kendimce oralı olmuyordum, ama oradaydı ve sürekli benim ‘oralı’ olduğumu söylüyordu. Canım. Bu duruma asıl hamleyi veren ise tesadüf mü, yoksa yazgımın itelemesiyle mi olduğunu pek kestiremediğim bir karşılaşmaydı. Belki de çok önceleri zihnimden uzaklara fırlattığım bir bilince doğru emilerek gelmiştim. Bu durumda bir tesadüften söz edemeyeceğim ortada. Öyleyse insanın yazgısıyla karşılaşması demek daha doğru olacak. Görüldüğü gibi daha az olası olan kendiliğinden eleniyor. Hikâye kendi mecrasını buluyor.

 

Orada, ayakta karşımda duruyordu. Birkaç dakikadır birbirimize bakıyorduk. Tıklım tıklım dolu bir mekânda üzerinde kitaplarımın, dergilerin, boş kâğıtların, sigaramın ve bir fincan kahvenin bulunduğu bir masanın nelere kadir olduğunu göreceğiz birazdan. Belki de biriniz “masa da masaymış ha” diyecek. Masaya birazcık da bakalım öyleyse:  Hayır, farklı, ayrıcalıkları olan bir masa falan demeyeceğim, sıradan, basit bir masaydı ancak mizansenin ve dolayısıyla da yazgımın parçası olduğundan eminim. Doğru söylüyorum oraya gelip benim için bilinçli olarak kurulmuştu. Kim bilir nerelerden hangi ustanın teriyle? Az sonra çıplak dirsekleri masaya zarifçe inip konduğunda masa örtüsünün içeriye, derinlere doğru çekildiğini görmemi istediğinden de eminim. Belli belirsiz bir çukur oluştu orada ve ben uzun bir süre gözümü alamadım oradan. Düştüm, düştüm, düştüm.

 

Aklım, elveda! Hoşça kalın mantıklı kalabilmek için çabaladığım günler. Bir atın yere yuvarlanışındaki metafizik kimin ilgisini çeker ki? Hayır, hayır yukarıya doğru düştüm. Her şey içimi bulandıracak kadar dümdüz bir çizgi boyunca ilerlerken tatlı bir kavisle yoldan çıktım. Bütün yoldan çıkmaların doğasında vardır bu, başım döndü, harika bir ağrı saplandı karnıma. Böylece o belli belirsiz çatlak kapatılamayacak kadar genişleyip gözle görülür bir şekilde aralandı. Oradan doğru içerilere sızdım. Önce dirseklerinden yukarıya doğru şen bir patikada yürüdüm, sonra ver elini bembeyaz bir açıklık olan omuz başları. Orada, deli bir coşkuyla vakit geçirdikten sonra boynunu tırmanıp çenesine, dudaklarına, sonsuz ve sürekli bir çağrı olan o eşsiz kıvrımlar aralandığında görülen bembeyaz ve billurdan çitlere, şiir mi yoksa düş müydü hâlâ emin olamadığım gözlerine ve kaynağı belli olmayan bir rüzgârdan olsa gerek püfür püfür dalgalanan saçlarına… Hiçbir şeyden emin değilim, belki de uyduruyorumdur. Olsun, uyduruyor bile olsam benim uydurduğum bir şey olarak bütün bunların gerçek olmadığını kim söyleyebilir? Sonra gerçek nedir? Nerde başlar nerde biter? Örneğin ısrarla gerçek dediğimiz bir şey ne kadar gerçektir? Bu sorulara verilecek cevapların akla uygunluğunu es geçmeden asıl olarak düşlerin bizim yarattığımız şeyler olarak yeterince gerçek olduklarını söylemek istiyorum. Eeeee? İnsan düşlerinde simgesel olarak bir şeyleri talep eder. Neyi? Sınırlı ve göreceli gerçekliğin üzerini örttüğü şeyleri.  Bu yüzden bir düştür âşık olduğumuz insanın eli yüzü. Yalnızca eli yüzü mü? Hayır, normalde hiç ilgimizi çekmeyecek olan bir gölge bile insanı yoldan çıkarabilir.

 

Orada, o eşsiz kıvrımların tatlı tatlı oyduğu mağaraya girip kendimi dişlerin arasına atarak parçalanmayı nasıl da deli gibi istediğimi hatırlıyorum. Görüldüğü gibi burada dişler diş değil artık. Çoktan başka bir şey olup çıkmışlar. Yok olmak istiyordum. Çılgın bir kortejin eşliğinde hayvanlığımla birlikte hayvanlığıma engel olan her şeye karşı derin bir nefret geçiyordu içimden. Orada, o ağzın içinde kaybolup gitmeyi istiyordum. Sonsuza kadar ve ısrarla. Hiç dolaylamadan.  Arzumun dönüp durduğu daireye girmeden.  Kim dürttüyse beni, şeytan, odur gerçek olan ille de gerçek arıyorsanız. Zamanın cini çıkmış ve bana “dile benden ne dilersen sahip”, diyordu.  Cinden aşkı, şehveti, vahşi ve diri olanı diledim.

 

Masaya gelip “oturabilir miyim” diye sorduğunda bir kitaba göz atıyordum. Göz atıyordum diyorum, çünkü kitabın sayfalarına gönderdiğim gözlerim orada hiç oyalanmadan hemen geri dönüyorlardı bana. Tam da o sıkıcı trafikte gözlerim onu buldu.  Tabii gözlerim kendi kendilerine yapmadı bunu, gözlerime gidip onun gözlerini bulmasını söyleyenin benim olduğunu sanırım söylememe gerek yok. Hoş, bilincime yansıyan görüntüyü gözlerim bana iletinceye kadar hâlâ kitaba yoğunlaşmaya çalışıyordum. Göz, zihin ve bilinç üçgeni… Bu üçgen kapalı devre sistemidir. Gördüklerimiz zihnimize gelip oradan bilincimize yansıyıncaya kadar kısacık bir sürede kurulur sistem ve tak… Devre kapanır, “gördüm”, deriz. Yanar ışıklar.

 

Işık hemen işe koyuldu. Cıvıltısını, neşesini, sesini duydum. Deniz gibi canlı bir varlıktı. Bir bedeni olduğu kadar bu bedenden ayrı olmayan bir ruhu vardı. Göz göze geldik, ışığın göz hizasındaydım. Bir çeşit körlük de diyebiliriz bu duruma, orada, alacakaranlıkta kıpırdamadan bir süre bekledim. Etrafımızda deli bir koşuşturmadır sürüp gidiyordu bize dokunmadan. Anaç dünyanın üzerimden kalktığını hissettim. Göksel bir doğuda buldum kendimi. Doğru söylüyorum, kendi doğumuma bakıyordum ve müthiş bir şeydi bu. Abartmıyorum, abartsam da kime ne,  üstelik abartmaktan şimdiye kadar kim ölmüş, orada nefes almaya başladığımdan olsa gerek neredeyse ağlayacaktım. Ağladım da. İlk nefes, ilk çığlık… Ciğerlerimi öyle bir yaktı ki oksijen!

 

Yepyeni bir dünyadaydım. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine sarılmış uyuyan kedi yavruları gibi iç içeydi. Hangisi geçmişti, hangisi şimdiydi, hangisi gelecekti belli değildi. Gözlerim neşeli bir ışığa çevrilmiş bir halde, billurdan bir zamanın içinde ciğerlerimi yakan oksijene alışıncaya kadar ağlayarak bekledim, masum olduğum kadar çaresizdim de… Yeryüzüne, varoluşa, aşka, şefkate, şenliğe, pervasızlığa açtım.  Açlığım ne iyiydi ne de kötü, yalnızca açtım… En küçük zerreme kadar dünyayı istiyordum. Dünya nedir ki istemedikçe? Bu arzudan olmalı süzüle süzüle, bile isteye, bir zıpkın gibi fırlayıp geldim o an’a, yerleştim. Oradan doğru aralıyordum varlığımı saran zarı.  Sık sık yaşadığım bir kâbusta “hep o zarla yaşayacaksın” diyene inat. Oracıkta öldürdüm onu. Aslında herkesin böyle bir zarı var ve isterse herkes yırtıp atabilir zarını, ama hemen, şimdi.

 

Kanım fışkırıyordu adeta. Fonda gümbürdeyen darbuka deli darbelere girişmişti. Ağzını her açtığında o pınardan iyi, ılık ve diri şiir damlalarının döküldüğünü gördüm. Ağzımı dayayıp pınara kapabildiklerimi kaptım. İyi gelmişti bana, iyi gelmiştim ona. Tam da kapanmışken bir kapı bir başkasını aralamış, bir ışık yakmıştım ve daha bir dolu şey…  

 

Beni emziriyordu. Az sonra tamamen ona bağımlı bir hale geldim, şimdi saçlarımı okşar gibi tatlı tatlı varoluşumu okşuyordu mırıl mırıl bir sesle. Sesi taze ve diri meyvelerle doluydu, bende rahatça büyüyebileceği bir toprak bulmuştu. Şımardıkça şımarıp bağlandıkça bağlandım. Az sonra gideceğini bildiğim halde. Korkmadan, hiçbir şey ummadan, beklemeden. Bu yüzden “kal” demedim. Kalan, bir süre sonra acılaşıyordu.

 

Gittikten sonra akşama kadar orada burada sürüklenip durdum. O eşsiz masa, dirsekleri, çukur, zirve, doğum, ölüm,  su… Yukarıya doğru düşen bir şey. Paramparça olma isteği, şiir taneleri, aldığım nefesi verdiğim an. Sık sık o an’a geri dönüyorum, o an gibi taze ve biricik hâlâ orada duruyor. İstediğim zaman gidip aynı masaya oturuyorum, aynı dergideki şiirlere göz atıp onunla göz göze gelmeyi bekliyorum. Gelip hep aynı duruluğuyla “oturabilir miyim” diye soruyor. Dirsekleri masa örtüsünde yine belli belirsiz bir çukur oluşturuyor ve ben yeniden o çukura düşüyorum defalarca. Gözlerine, saçlarına, ellerine bakıyorum tekrar tekrar, bir düş köşesindeyim,  bahar başlangıcı ya da bana öyle geliyor, titreşiyorum. Sonrasını hiç merak etmedim. Ne zaman istersem gidip onu orada bulacağımı bildiğimden olsa gerek bir pişmanlığım da yok. O düş köşesinde hep diri ve taze beni bekliyor olacak. O an’ın benden talep ettikleri de zaten bundan başka bir şey değil. Hatırlanmak. Hatırladıkça ruh üflemiş olacağım ona. Can vereceğim. Gidip o an’ın yapraklarına dokunduğumda yeniden, o günkü gibi hışırdamaya başlamaları bu yüzden.

 

 

Uluer Aydoğdu 

 

 

(öykü teknesi, kasım-aralık 2009, sayı 12)


Etiketler : öyküteknesi,aydın şimşek,hatırlamak,acı,mecaz

elitsa / onur akyıl

Salı, Aralık 8, 2009


elitsa

ve elitsa beni anlamaya çalışıyor sular bulanık
köprünün dibinde çekiyoruz gökyüzünü, ağlayarak
elitsa daha cesur ben daha sarhoş: aşık oluyoruz

herkes acıdan bahsediyor ama onu tanıyan kimse yok
elitsa kalçalarında bir güvercin büyütüyor, susmak iyi gelir
biraz daha kokain biraz daha yalnızlık, toprağın şarkısı
dili çözülüyor sınırların, dünya bir savaşın daha eşiğinde
elitsa’nın gözleri nasıl büyüyor, elitsa’nın elleri tanrısız
düşüyoruz ikimizden birine, düşüyoruz uçurumlar nisan
çığlık çığlığa kendine geliyor sabah her yer bulutlardan
elitsa’nın üstünde öylece yatıyorum: kötü bir haber gibi

sonra benim o garip aklım; otoyolda birini çiğniyor elitsa
ikimiz de katiliz; bizi yakalayacaklar ve artık öpüşmek yok
elitsa’nın dudakları yalnızca karanlıkta yalnızca karanlık
çok korkuyorum, bir daha elitsa’nın tanrısız elleri yok

ve elitsa beni anlamaya çalışıyor, sular berrak
elitsa’nın boynunda birkaç adam uyuyoruz, ağlayarak

elitsa son emrini veriyor, bacaklarından sızan kana bakarak:
şu yalnızlara söyleyin sessiz olsunlar.

ben ölüyorum, diğer adamlar ve elitsa artık meşhur.

ONUR AKYIL

 

ekim-kasım-aralık  2009   sayı  40  yıl  7

Etiketler : onur akyıl,denizsuyukasesi,uluer aydoğdu,izmir,elitsa

20 Kasım 2009 günü Çayhane Muhabbetleri'nin 2.ncisinde Onur Akyıl'la birlikte, mütevazi bir dinleyici topluluğunun önünde Merkezin Pazarındaki Sanat'ı konuşmuştuk. O akşam,
 
"Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da Mahfil’ın son sayısında söylendiği gibi “megaproje”… Her ne kadar onlar bu durumu olumsuzluk olarak ele alsalar da güçlü bir ağ oluşumu söz konusu ve bu ağın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak imkansız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akışlar/oluşlar… Şiir bu anlamda bir dolaşımdır, bir akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Bir şiiri şiir katına yükselten bir akış vardır öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basit ve ilkelinden iyi ya da kötü şiiri kodu. Oysa oto-katalitik varoluş bulamacı tükenmez bir oluş kaynağıdır. Her şeyin arasından fışkırır. ‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Her an bütün anlam, değer ve kuralları yok eden oto-katalitik varoluş bulamacı “her şeyi yadıysan ruh” olarak kendinde kendi kendine kendini de yadsıyarak hareket ediyor. Oluştukça oluşan bir süreç söz konusu. Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır o. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor sanırım: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor”,
 
demiştim. Bugün ise Varlık ve Oluş/um anabaşlığı altında sevgili Onur Akyıl'la birlikte varlığa ve varoluşa dair, aklımızdan ne geçerse, her şeyi konuşacağız. Ben, muhtemelen "Varoluştan kapıp çaldığımız varlıkların, varoluş anlamında, nasıl da bir kapana dönüştüğünden/dönüştürüldüğünden" söz edeceğim. Bana öyle geliyor ki "bütün mesele olmak ya da olmamak değil, oluşmak ya da oluşmamak (oluşabilmek/oluşamamak)". Belki de hiçbir mesele yok, geldik oyalanıyoruz işte. Sen, hep yaşa emi Yunus!
 
Gelip geçmenin tadı damağımda
 
Güzel günleriniz olsun, keyifli ve "şenbilgi"li...
 
Uluer Aydoğdu
 
Dıgıl / Çayhane
 
Varlık ve Oluş/um
 
Onur Akyıl
Uluer Aydoğdu
 
4 Aralık 2009 Cuma
19:00
 
1733 Sokak No: 1 / 1 - B Karşıyaka - İZMİR

Etiketler : Onur Akyıl,Çayhane,Merkez,Oluşmak,Karşıyaka


LALE’LER DE ŞAŞIRIR

 

Herkes şaşırabilir. Kuşkusuz, laleler de. Birileri şaşırıyorsa, kâinatın bir bildiği vardır şeklinde bir bakışa da ulaşabiliriz buradan. Bu bağlamda, özellikle de, günümüzde yaşananları birer çürüme belirtisi olarak ele alabilir ve hatta ne kadar çürürsek o kadar iyi bile diyebiliriz. Çünkü, çürüme denilen ‘şey’ var olanı dağıtıcı olduğu kadar bu istikamette, yeni oluşumları yaratan da bir süreçtir.  Şeyler, “var olamayacakları yere varıncaya kadar var olurlar” ve bu sürecin sonuna yaklaşıldığının en önemli belirtisi çürümedir.  Bundan sonra şunlar beklenebilir: Sistem, kendinde, kendi kendini var edebilmek için çürümeyi hızlandırarak başa dönecek ve bu süreç içinde ürettiği mikro-organizmalar vasıtasıyla yeni makro zaman-mekân düzenlemelerine yönelebilecektir. Yani eskiyen, köhneleşip yozlaşmış kendi varlığından bir başka varlık çıkarabilecektir. Tam da bu noktada, umalım ki kâinat, bu kez, kendi kendini kopyalamaktan vazgeçerek evrensel olandan kozmik olana sıçrasın.  Böyle bir sıçramanın sonucu öngörülemez olsa da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Olası, gerçekten daha zengindir.”

 

Neyse, aşağıdaki ilk iki alıntı Gilles Deleuze ile Claire Parnet’in Diyaloglar, üçüncü alıntı ise Lale Müldür’ün Bizansiyya adlı kitaplarından:

 

“İkilikler birimler üzerine değil, ama ardı ardına sıralanan seçenekleri taşımaktadırlar: beyaz adam mı siyah adam mısın, erkek misin kadın mısın, zengin misin fakir misin vs. Rollerin dağıtımını yöneten, daima bir makine vardır.”[1]

 

“Felix ve sen (Felix senden daha hızlı), ikilikleri haber verip duruyorsunuz, ikili işleyişlerin oluşlarını kurmaya çalışan iktidar aygıtları olduğunu söylüyorsunuz: erkek misin kadın mısın, siyah mısın beyaz mısın, düşünür müsün canlı mısın, burjuva mısın proleter misin?”[2]

 

“… ve ikili sorular başlıyor: Kadın mısın erkek mi, fakir misin zengin mi, beyaz mısın zenci mi, sarışın mısın esmer mi, güçlü müsün güçsüz mü, …”[3]

 

En son alıntıyı çerçeve içine alıp, altına “Deleuze ve Parnet/ Diyaloglar”, diye not düşmüşüm. Hoş, Lale Müldür, Bizansiyya’nın 96. sayfasında Diyaloglar’ı anarak “Gilles Deleuze (diyaloglar) Claire Parnet yabancı kelimeler kullanarak Deleuze’un kullandığı anlamda yersiz yurtsuzlaşmanın en uzak noktalarına itildim.” der. Ancak, burada, parantez içindeki ‘diyaloglar’, kitap ismi gibi değil. Üstelik cümle de bozuk. Diğer yandan, yalnızca Deleuze’un değil, Deleuze ile birlikte Guattari’nin kullandığı déterritorialisation “yersiz yurtsuzlaşma” olmayıp yersizyurdsuzlaşma’dır: “Anlamı da onlar tarafından verilir. Fransızcadaki “territoire” sözcüğünün Türkçesi “ülke, bölge” olarak verilmiştir. (Fransızca Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Hazırlayan: Ali Ağakay, denetleyen: Nusret Hızır, Ankara, 1962). Hâlbuki Fransızcada “territoire” ile “pays” (ülke) arasında bir ayrım vardır. Özellikle, Guattari ve Deleuze bu sözcüğü “ülke” anlamının dışında kullanırlar. Onların kullandığı anlam göçebelikle ilgilidir. Bu kavramı yerleşiklik kavramına karşıt olarak kullanırlar. Söz konusu olan göçebelerin yaptıklarıdır: çadırlarını kurdukları yeri terk edip çadırlarını bir başka yere kurmalarıdır. Yani “yurt” (çadır anlamında) yerini başka yere taşımak demektir. Ayrıca diğer anlamıyla “yurt” sözcüğü ulusal devlet anlamını da içerir. Yurdunu terk eden dendiğinde sanki vatanını terk eden imgesi vardır. Bu anlamda yurt hem baba ocağı, kişinin doğup büyüdüğü yer hem de bir kimsenin yaşadığı ülke imini taşır. Deleuze ve Guattari’nin kullandıkları anlamda bu sözcük hem yurt hem de yeri belirler. Türkçede “yurt” sözcüğünü “yurd” olarak yazdığımızda bu sözcük birinci anlamını kaybeder ve “vatan” anlamını taşımaz duruma girer. Sonuçta birleşik olarak çevirebileceğimiz “yersizyurdsuzlaşma” yerini yurdunu bırakan kimsenin yaptığı eylem anlamını taşır.” (bkz. Ali Akay’ın Deleuze ve Parnet’in, Diyaloglar için yazdığı önsöz, -Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990- s. 8, 9.)

 

Bu bağlamda, şöyle bir düşündüğümüzde, göçebelerin esas yurdunun yersizyurdsuzluk olduğunu görürüz. Sanırım, bu yüzden olsa gerek, öyle katı, olmazsa olmaz, merkezi anlam, değer ve kuralların hareket ettirdiği bir yaşamın yerine su gibi akan, esnek, ‘olmak’ tabanlı değil de ‘oluşan’ bir yaşamları vardır göçebelerin. Bu durum, bana göre iktidar, devlet oluşumunu engelleyen bir ‘süreç-aygıt’. Bu doğrultuda yabancılaşma üzerinde düşünecek olursak, tam da bu noktada, entelektüellerin yabancılaşması gerektiğini söylemek istiyorum ben, diğer bir deyişle “yersizyurdsuzlaşmaları” gerektiğini… “Yersizyurdsuzlaşama”, entelektüel için asıl “yeriniyurdunu” bulmadır. Hatta ‘entelektüel ne kadar yabancılaşırsa o kadar iyidir’ dersem bir o kadar entelektüele yaklaşmış oluruz. Yani “toplumsal bağlayıcı etkenlerden” bağımsız olmak anlamında yabancılaşmanın entelektüel için olması gereken bir şey olduğunu söylüyorum. Aksi durumda, devletin memurlaştırdığı düşünce, devletin sınırları içinde kalarak entelektüel olmaya yabancılaşacaktır. Burada elbette entelektüellerin ‘uçuk kaçıklığı’ ve yozlaşma üzerinde durmak gerek. ‘Uçuk kaçıklık’, entelektüellerin yabancılığından -yapısal olana yabancı doğa- gelir; ancak yozlaşma başka bir şeydir. Diğer yandan ise varolan düzenin entelektüellerin elindeki özgürlüğü, yenilikçiliği, girişimciliği ellerinden almanın bir biçimi olarak Ulysse’in Achille’e uyguladığı yöntem de vardır. Achile, Agemennon karşısında, yani otorite karşısında bağımsızdır, ama daha sonra Ulysse, Achille’in elinden silahlarını alıp onu otoriteye bağlayarak özgürlüğünü elinden alır. Bu doğrultuda entelektüellerin elindeki özgür, yenilikçi ruhun alınması entelektüelleri de devletin memurları yapar. Devletin ya da iktidar aygıtının aslında düşünme imkân ve kabiliyeti yoktur. Düşünceyi,  başka bir yerde de söylediğim gibi “resmi düşünce” ya da “doğru düşünce” olarak ele geçirir. Buna rağmen düşünce her zaman ona sorun çıkaracaktır. İktidarların ya da devletlerin düşünceye (üniversitelere) karşı kuşku duymaları bu yüzdendir. Her ne kadar düşünce buralarda kurumsallaşmışsa da, yine de, varolan düzenin dışıyla içgüdüsel bağlantısını koparmaz. En başta söylediğim gibi otoriteye karşı bir yollu, güdükleşmiş de olsa direnecektir. Diyeceğim o ki, entelektüeli doğasından koparmak öyle ya da böyle onu yozlaştıracaktır. Burada, bohemin tanımını yeniden yapmak gerekir. Entelektüel bir dağıtıcı, bozucu ve rahatsız ediciyken kendisi dağılır, bozulur ve rahatsız edilir.

 

Lalelerin şaşırmasına dönecek olursak, Bizansiyya’nın 97. sayfasında yer alan “Bu yorum çıldırıları, toplumda görülen kaçış hareketleriydi. Cumhuriyete sığmayan imparatorluk düşlerine kaçış hareketi… Türklerin büyük coğrafi serüvenleri hep kaçış çizgileridir…”, diye devam eden paragraf da Diyaloglar’da sık sık rastladığımız “kaçış çizgisi” bağlamında kurulmuş birçok cümle ile sıkı fıkı bir ilişki içindedir. Daha başka örnekler de verilebilir, ama bu kadarı üzüm yemek için yeterli. 

 

Diyeceğim o ki herkes şaşırabilir ya da “Rastlamak kapmaktır, çalmaktır”. Kuşkusuz “Çalmak aynısı gibi yapmaktan, taklit etmekten, kopya çekmekten, atıp tutmaktan başka bir şeydir. Kapmak daima ikili bir kapmadır, çalma ikili bir çalmadır ve işte her zaman “arasında” ve “dışında” olan düğünler, paralel olmayan evrim ve simetrik olmayan bir blok, devamlı olan şeyin dışında olan budur. Öyleyse, yeni bir dünyaya yaklaşma istikameti şöyle olmalı:

 

“Evet, ben bir düşünce hırsızıyım

lütfen, ruhu alan değil

kurdum ve yeniden kurdum

bekleyenin üzerine

çünkü plajlardaki kum

bir çok şatoyu keser

açık olanın içinde

benim zamanımdan önce

bir sözcük, bir hava, bir tarih, bir çizgi

rüzgârdaki anahtarlar ruhumu kaçırmak için

ve avlunun ardından bir rüzgârı düşüncelerime vermek için

oturup düşünmek benim işim değil

zamanı kaybedip onu seyretmek

düşünce olmayan düşünceleri düşünmek için

düş olmayan düşleri düşlemek için

yahut da yazılmamış yeni fikirler

yahut kafiyeye uyan yeni sözcükler

ve kendime onlardan yeni kurallar yapmam

madem ki onlar daha kurulmadılar

ve kafamda şaklayanı bağırırım

bunun ben ve benim cinsimden olduğunu bilerek

ki bu yeni kuralları biz yapacağız

ve eğer yarının insanları

bugünün kurallarına gerçekten ihtiyaçları varsa

öyleyse toplanın hepiniz, savcılar

dünya bir mahkeme olarak

evet

ama yargılananları ben sizden daha iyi tanırım

ve siz onların peşinde koşmakla uğraşırken

biz ıslık çalmakla uğraşırız

mahkeme salonlarını süpürürüz

süpüre süpüre

dinleye dinleye

birbirimize göz kırparak

dikkat

dikkat

sizin sıranız gecikmeyecek”

 

Bob Dylan’ın bu şiiri, Deleuze’un vurguladığı gibi hem “alçak gönüllü”dür hem de “gururlu ve tansıklı”. Örneğin, “rüzgârdaki anahtarlar ruhu(mu) kaçırmak” ve “bu kara delikten çıkmak” içindir. Aslında, “insanlarda, katı çizgileri, esnek çizgileri, kaçış çizgileri vs. ile bütün bir coğrafya mevcuttur.” Ancak,  “insanlar kara deliklere dalmaktan” başka bir şey yapmazlar.

 

Evet, evet yargılayanlar ve yargılananlar “Yüz yüze… sırt sırta… yüz sırta dönük… sırt sırta”dır ve “yüzden.”dir. “Böylece bir parmaklık kurulur”.  Ancak her zaman tünel kazmak mümkündür. Sonra, görebilen gözler için, orada burada çatlaklar, dehlizler vardır.

 

Yo, hayır, her şey mubah, demiyorum, ama çokça da gelişigüzel bir oyun bu: Random Game!

 

Uluer Aydoğdu

 

(denizsuyukasesi, ekim-kasım-aralık 2009, sayı 40)

 

[1] Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990, s. 37.

[2] a. g. y., s. 54.

[3] Bizazsiyya, Lale Müldür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 99.

Etiketler : lalemüldür,şaşırmak,ulueraydoğdu,bobdylan,denizsuyukasesi

LALE’LER DE ŞAŞIRIR

Salı, Aralık 1, 2009


Herkes şaşırabilir. Kuşkusuz, laleler de. Birileri şaşırıyorsa, kâinatın bir bildiği vardır şeklinde bir bakışa da ulaşabiliriz buradan. Bu bağlamda, özellikle de, günümüzde yaşananları birer çürüme belirtisi olarak ele alabilir ve hatta ne kadar çürürsek o kadar iyi bile diyebiliriz. Çünkü, çürüme denilen ‘şey’ var olanı dağıtıcı olduğu kadar bu istikamette, yeni oluşumları yaratan da bir süreçtir.  Şeyler, “var olamayacakları yere varıncaya kadar var olurlar” ve bu sürecin sonuna yaklaşıldığının en önemli belirtisi çürümedir.  Bundan sonra şunlar beklenebilir: Sistem, kendinde, kendi kendini var edebilmek için çürümeyi hızlandırarak başa dönecek ve bu süreç içinde ürettiği mikro-organizmalar vasıtasıyla yeni makro zaman-mekân düzenlemelerine yönelebilecektir. Yani eskiyen, köhneleşip yozlaşmış kendi varlığından bir başka varlık çıkarabilecektir. Tam da bu noktada, umalım ki kâinat, bu kez, kendi kendini kopyalamaktan vazgeçerek evrensel olandan kozmik olana sıçrasın.  Böyle bir sıçramanın sonucu öngörülemez olsa da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Olası, gerçekten daha zengindir.”

 

Neyse, aşağıdaki ilk iki alıntı Gilles Deleuze ile Claire Parnet’in Diyaloglar, üçüncü alıntı ise Lale Müldür’ün Bizansiyya adlı kitaplarından:

 

“İkilikler birimler üzerine değil, ama ardı ardına sıralanan seçenekleri taşımaktadırlar: beyaz adam mı siyah adam mısın, erkek misin kadın mısın, zengin misin fakir misin vs. Rollerin dağıtımını yöneten, daima bir makine vardır.”[1]

 

“Felix ve sen (Felix senden daha hızlı), ikilikleri haber verip duruyorsunuz, ikili işleyişlerin oluşlarını kurmaya çalışan iktidar aygıtları olduğunu söylüyorsunuz: erkek misin kadın mısın, siyah mısın beyaz mısın, düşünür müsün canlı mısın, burjuva mısın proleter misin?”[2]

 

“… ve ikili sorular başlıyor: Kadın mısın erkek mi, fakir misin zengin mi, beyaz mısın zenci mi, sarışın mısın esmer mi, güçlü müsün güçsüz mü, …”[3]

 

En son alıntıyı çerçeve içine alıp, altına “Deleuze ve Parnet/ Diyaloglar”, diye not düşmüşüm. Hoş, Lale Müldür, Bizansiyya’nın 96. sayfasında Diyaloglar’ı anarak “Gilles Deleuze (diyaloglar) Claire Parnet yabancı kelimeler kullanarak Deleuze’un kullandığı anlamda yersiz yurtsuzlaşmanın en uzak noktalarına itildim.” der. Ancak, burada, parantez içindeki ‘diyaloglar’, kitap ismi gibi değil. Üstelik cümle de bozuk. Diğer yandan, yalnızca Deleuze’un değil, Deleuze ile birlikte Guattari’nin kullandığı déterritorialisation “yersiz yurtsuzlaşma” olmayıp yersizyurdsuzlaşma’dır: “Anlamı da onlar tarafından verilir. Fransızcadaki “territoire” sözcüğünün Türkçesi “ülke, bölge” olarak verilmiştir. (Fransızca Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Hazırlayan: Ali Ağakay, denetleyen: Nusret Hızır, Ankara, 1962). Hâlbuki Fransızcada “territoire” ile “pays” (ülke) arasında bir ayrım vardır. Özellikle, Guattari ve Deleuze bu sözcüğü “ülke” anlamının dışında kullanırlar. Onların kullandığı anlam göçebelikle ilgilidir. Bu kavramı yerleşiklik kavramına karşıt olarak kullanırlar. Söz konusu olan göçebelerin yaptıklarıdır: çadırlarını kurdukları yeri terk edip çadırlarını bir başka yere kurmalarıdır. Yani “yurt” (çadır anlamında) yerini başka yere taşımak demektir. Ayrıca diğer anlamıyla “yurt” sözcüğü ulusal devlet anlamını da içerir. Yurdunu terk eden dendiğinde sanki vatanını terk eden imgesi vardır. Bu anlamda yurt hem baba ocağı, kişinin doğup büyüdüğü yer hem de bir kimsenin yaşadığı ülke imini taşır. Deleuze ve Guattari’nin kullandıkları anlamda bu sözcük hem yurt hem de yeri belirler. Türkçede “yurt” sözcüğünü “yurd” olarak yazdığımızda bu sözcük birinci anlamını kaybeder ve “vatan” anlamını taşımaz duruma girer. Sonuçta birleşik olarak çevirebileceğimiz “yersizyurdsuzlaşma” yerini yurdunu bırakan kimsenin yaptığı eylem anlamını taşır.” (bkz. Ali Akay’ın Deleuze ve Parnet’in, Diyaloglar için yazdığı önsöz, -Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990- s. 8, 9.)

 

Bu bağlamda, şöyle bir düşündüğümüzde, göçebelerin esas yurdunun yersizyurdsuzluk olduğunu görürüz. Sanırım, bu yüzden olsa gerek, öyle katı, olmazsa olmaz, merkezi anlam, değer ve kuralların hareket ettirdiği bir yaşamın yerine su gibi akan, esnek, ‘olmak’ tabanlı değil de ‘oluşan’ bir yaşamları vardır göçebelerin. Bu durum, bana göre iktidar, devlet oluşumunu engelleyen bir ‘süreç-aygıt’. Bu doğrultuda yabancılaşma üzerinde düşünecek olursak, tam da bu noktada, entelektüellerin yabancılaşması gerektiğini söylemek istiyorum ben, diğer bir deyişle “yersizyurdsuzlaşmaları” gerektiğini… “Yersizyurdsuzlaşama”, entelektüel için asıl “yeriniyurdunu” bulmadır. Hatta ‘entelektüel ne kadar yabancılaşırsa o kadar iyidir’ dersem bir o kadar entelektüele yaklaşmış oluruz. Yani “toplumsal bağlayıcı etkenlerden” bağımsız olmak anlamında yabancılaşmanın entelektüel için olması gereken bir şey olduğunu söylüyorum. Aksi durumda, devletin memurlaştırdığı düşünce, devletin sınırları içinde kalarak entelektüel olmaya yabancılaşacaktır. Burada elbette entelektüellerin ‘uçuk kaçıklığı’ ve yozlaşma üzerinde durmak gerek. ‘Uçuk kaçıklık’, entelektüellerin yabancılığından -yapısal olana yabancı doğa- gelir; ancak yozlaşma başka bir şeydir. Diğer yandan ise varolan düzenin entelektüellerin elindeki özgürlüğü, yenilikçiliği, girişimciliği ellerinden almanın bir biçimi olarak Ulysse’in Achille’e uyguladığı yöntem de vardır. Achile, Agemennon karşısında, yani otorite karşısında bağımsızdır, ama daha sonra Ulysse, Achille’in elinden silahlarını alıp onu otoriteye bağlayarak özgürlüğünü elinden alır. Bu doğrultuda entelektüellerin elindeki özgür, yenilikçi ruhun alınması entelektüelleri de devletin memurları yapar. Devletin ya da iktidar aygıtının aslında düşünme imkân ve kabiliyeti yoktur. Düşünceyi,  başka bir yerde de söylediğim gibi “resmi düşünce” ya da “doğru düşünce” olarak ele geçirir. Buna rağmen düşünce her zaman ona sorun çıkaracaktır. İktidarların ya da devletlerin düşünceye (üniversitelere) karşı kuşku duymaları bu yüzdendir. Her ne kadar düşünce buralarda kurumsallaşmışsa da, yine de, varolan düzenin dışıyla içgüdüsel bağlantısını koparmaz. En başta söylediğim gibi otoriteye karşı bir yollu, güdükleşmiş de olsa direnecektir. Diyeceğim o ki, entelektüeli doğasından koparmak öyle ya da böyle onu yozlaştıracaktır. Burada, bohemin tanımını yeniden yapmak gerekir. Entelektüel bir dağıtıcı, bozucu ve rahatsız ediciyken kendisi dağılır, bozulur ve rahatsız edilir.

 

Lalelerin şaşırmasına dönecek olursak, Bizansiyya’nın 97. sayfasında yer alan “Bu yorum çıldırıları, toplumda görülen kaçış hareketleriydi. Cumhuriyete sığmayan imparatorluk düşlerine kaçış hareketi… Türklerin büyük coğrafi serüvenleri hep kaçış çizgileridir…”, diye devam eden paragraf da Diyaloglar’da sık sık rastladığımız “kaçış çizgisi” bağlamında kurulmuş birçok cümle ile sıkı fıkı bir ilişki içindedir. Daha başka örnekler de verilebilir, ama bu kadarı üzüm yemek için yeterli. 

 

Diyeceğim o ki herkes şaşırabilir ya da “Rastlamak kapmaktır, çalmaktır”. Kuşkusuz “Çalmak aynısı gibi yapmaktan, taklit etmekten, kopya çekmekten, atıp tutmaktan başka bir şeydir. Kapmak daima ikili bir kapmadır, çalma ikili bir çalmadır ve işte her zaman “arasında” ve “dışında” olan düğünler, paralel olmayan evrim ve simetrik olmayan bir blok, devamlı olan şeyin dışında olan budur. Öyleyse, yeni bir dünyaya yaklaşma istikameti şöyle olmalı:

 

“Evet, ben bir düşünce hırsızıyım

lütfen, ruhu alan değil

kurdum ve yeniden kurdum

bekleyenin üzerine

çünkü plajlardaki kum

bir çok şatoyu keser

açık olanın içinde

benim zamanımdan önce

bir sözcük, bir hava, bir tarih, bir çizgi

rüzgârdaki anahtarlar ruhumu kaçırmak için

ve avlunun ardından bir rüzgârı düşüncelerime vermek için

oturup düşünmek benim işim değil

zamanı kaybedip onu seyretmek

düşünce olmayan düşünceleri düşünmek için

düş olmayan düşleri düşlemek için

yahut da yazılmamış yeni fikirler

yahut kafiyeye uyan yeni sözcükler

ve kendime onlardan yeni kurallar yapmam

madem ki onlar daha kurulmadılar

ve kafamda şaklayanı bağırırım

bunun ben ve benim cinsimden olduğunu bilerek

ki bu yeni kuralları biz yapacağız

ve eğer yarının insanları

bugünün kurallarına gerçekten ihtiyaçları varsa

öyleyse toplanın hepiniz, savcılar

dünya bir mahkeme olarak

evet

ama yargılananları ben sizden daha iyi tanırım

ve siz onların peşinde koşmakla uğraşırken

biz ıslık çalmakla uğraşırız

mahkeme salonlarını süpürürüz

süpüre süpüre

dinleye dinleye

birbirimize göz kırparak

dikkat

dikkat

sizin sıranız gecikmeyecek”

 

Bob Dylan’ın bu şiiri, Deleuze’un vurguladığı gibi hem “alçak gönüllü”dür hem de “gururlu ve tansıklı”. Örneğin, “rüzgârdaki anahtarlar ruhu(mu) kaçırmak” ve “bu kara delikten çıkmak” içindir. Aslında, “insanlarda, katı çizgileri, esnek çizgileri, kaçış çizgileri vs. ile bütün bir coğrafya mevcuttur.” Ancak,  “insanlar kara deliklere dalmaktan” başka bir şey yapmazlar.

 

Evet, evet yargılayanlar ve yargılananlar “Yüz yüze… sırt sırta… yüz sırta dönük… sırt sırta”dır ve “yüzden.”dir. “Böylece bir parmaklık kurulur”.  Ancak her zaman tünel kazmak mümkündür. Sonra, görebilen gözler için, orada burada çatlaklar, dehlizler vardır.

 

Yo, hayır, her şey mubah, demiyorum, ama çokça da gelişigüzel bir oyun bu: Random Game!

 

Uluer Aydoğdu

 

(denizsuyukasesi, ekim-kasım-aralık 2009, sayı 40)

 

[1] Diyaloglar, Gilles Deleuze / Claire Parnet, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990, s. 37.

[2] a. g. y., s. 54.

[3] Bizazsiyya, Lale Müldür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 99.

Etiketler : Lale,LaleMüldür,Deleuze,BobDylan,ulueraydoğdu
<_script /><_script />