BİR BİLİNÇ GEZİNTİSİ
Öncelikle hoş geldiniz. Doğrusu şimdi ne diyeceğimi, nasıl başlayacağımı pek kestiremiyorum. Bilinç, bilinç dışı, gezinti… Bütün bu sözcükleri bir araya getirerek bir cümle kurmak, özellikle de başlangıçta zor görünüyor. Ama başlamak gerekiyor, gelişmek ve bitmek için. Belki, daha sonra ‘bitmeleri’ bitirmeye geçebiliriz. Bu nedenle bir tekerleme ile başlayacağım. Böylece bir merhaba demeyi ve az sonra sizi tanıştırmayı düşündüğüm “kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma” ya bir giriş yapmayı umuyorum. Biliyorum, 'ummak tehlikeli bir şey'. Bu anlamda sık sık “umduğum gün bitmişimdir” derim. Hatta “bütün bekleme salonlarının dinamitlenmesi” gerektiğini de özellikle söyleyeyim.
Öngörülemez süreçler
Ama öncelikle, şimdi, burada oluşumuzla ilgili olarak size birkaç cümle ile nöronlardan söz edecek olursam: Nöronlar beynimizdeki sinir hücreleridir. Bunların “tek başlarına düşünme kabiliyetlerinin” olmadığını özellikle belirtmek istiyorum, ancak nöronlar bir araya geldiklerinde “düşünme yetisine sahip insan beynini üretirler”. Yani “basit kurallardan karmaşık örüntüler” oluşabilir ve bu durum öngörülemez bir süreçtir, diyeceğim o ki emergency bir durum söz konusudur.
Bu anlamda belki de şimdi, burada toplanışımız yeni oluşumlara gebedir. Kim bilir? Zaman içerisinde bunu göreceğiz. Düşünün, tek başına bir kalp ya da bir akciğer ya da el, ya da ayak hiçbir şeyken bir araya geldiklerinde beden dediğimiz bir bütünü oluşturur. Belki de bizler de şimdi, burada bir araya gelerek yeni bir bütüne/sürece doğru hareket edeceğiz ya da hiçbir şey olamayacak. Demin dediğim gibi bu süreçler öngörülemez süreçlerdir, ama yeni düzenlemelerin/oluşumların oluşması için nasıl atomlar birbirileriyle öyle ya da böyle etkileşime giriyorsa biz de şimdi, burada bir etkileşim içinde olacağız. Belki bir uyumu, bir ahengi, bir dengeyi, bir düzeni yakalayacağız.
Tekerleme şöyle:
Her aldığım nefeste içime çekiyorum evreni her verdiğim nefeste geri veriyorum.
Kendimde kendi kendime kendimi soluyorum. Kendimde kendi kendime kendimi
soludukça kendimi varediyorum. Kendimde kendi kendime kendimi var ettikçe var
olan, varoldukça vareden bir sürecim ben. Kendimde kendi kendime kendimi var
ettikçe varolan, varoldukça vareden bu sürecin bilinciyim ben. Bu bilincin varlığı,
bedeniyim ben. Çiçekler nasıl açmaktan, kuşlar nasıl uçmaktan başka bir başka
bir şey bilmiyorsa ben de var olmaktan başka bir şey bilmiyorum.Bir de bildiğim,
şimdi, şu an sizlerle birlikte burada var olduğumuz. Bunun bilinci ile herkesi saygıyla,
sevgiyle, dostlukla selamlıyorum. Merhaba, merhaba alacakaranlıkta öten ilk kuş.
Selamünaleyküm kertenkele.
Yolunda Gitmeyen süreçler
Alacakaranlıkta öten kuşlara, kertenkelelere, dolayısıyla da kâinata bir selam çaktıktan sonra şimdi sözü yolunda gitmeyen süreçlere getirmek istiyorum.
Nerdeyse çocukluğumdan bu yana yolunda gitmeyen süreçler ilgimi çekmiştir. Daha 16 yaşındayken, 1981 yılında yaşadığım bir ölüm deneyiminden sonra günlüğüme şunu yazmıştım: Kanserli hücreler, kendileri de ölecekleri halde, içinde bulundukları organizmayı/bütünü neden öldürmeye/yok etmeye çalışırlar? Herkes takdir edecektir ki bu hücreler bu kadar da geri zekâlı olamazlar. Aslında şöyle biraz düşündüğümüzde burada yasak meyve imgesini hemen yakalarız. Şöyle: Her sistem ya da organizma ya da isterseniz buna âlem deyin ya da hücre başlangıçta nerdeyse mükemmele yakın bir düzen/denge halinde bir bütündür. Zaten bizler de sağlıklı olduğumuzda kendimizi bir bütün olarak yani BİR olarak hissederiz. Ancak, daha ilk nefesimizi aldığımızdan itibaren düzensizleşip dengeden uzaklaşmaya başlarız. Bu yavaş yavaş ve hızlı hızlı olur ve her organizma başlangıç koşullarına aşırı duyarlıdır. Yani, BİR’ken, yani bir bütünken, düşünsenize, bir tane olanı, eşiz ve biriciğizdir, yani bir taneyizdir. İşte, bu bir tane olan, canlılığın gereği olarak, ki (burada canlılığı belki de yeniden tarif etmek gerekebilir, bana soracak olursanız insanbiçimsellikten uzak anlamda hareket eden her şey canlıdır. Yani canlı dediğimiz şey ille de insanbiçimsel bir formda değildir. Bu anlamda içinde yaşadığımız gezegenden tutun da dağlara, taşlara, her gün kullandığımız araç ve gereçlere, otobüslere kadar her şey canlıdır. Nietzsche’den çalarak söyleyecek olursam: “Eğer görebilen gözler olsaydı bir kayanın dans eden bir kaos olduğunu görürdü”. Hani, zaman zaman kırılmaz, bükülmez, ölmez durumlara gönderme yapmak için “kaya gibi” deriz ya aslında kayanın nasıl da vığıl vığıl kaynayan bir süreçler içre süreç olduğunu bilmediğimizden böyle söyleriz. Zaten, Nietzsche de bu nedenle az önce alıntıladığım gibi “Eğer görebilen gözler olsaydı bir kayanın dans eden bir kaos olduğunu görürdü”, der. Hatta kimilerine saçmalık gelebilir, ama bir kayanın bilincinden bile söz edebiliriz. Burada, içten bir bakışa ihtiyacımız vardır. Yani tek bir kayanın bilinci olduğunu söylemek zorken bir bütünün, yani dünyanın içinden doğru baktığımızda, yani ön plana çıkanların arkasında ya da altında ne vardı diyerek baktığımızda bir bütünün içinde kayalarla, dağlar ve nehirlerle, her şeyle birlikte oluştuğumuzu görürüz ve bu bağlamda her şeyin kendi bütünlükleri içinde daha oylumlu başka bütünlere katıldıklarını. Bu doğrultuda bütünün var ettiği süreçler söz konusudur. Yani bizim bir bilincimiz varsa bu bilinç her şeyle birlikte oluşan bir süreçtir ve bu anlamda diğer şeyleri ortadan kaldırırsanız bir bilinçten söz etmek mümkün olmayacaktır) varolmak için varetmek zorundadır. Tam da bu noktada yasak meyve olarak imgesel anlamda ortaya konulan şey sistemin varolabilmek için ihlal edilebilir bir başkaldırı unsurunu kendi içinde bulundurduğudur.
Olasılar varolandan daha zengindir
Klasik psikiyatri şöyle der: Her başkaldırı varolan düzene bir tehdittir ve görüldüğü yerde ezilmelidir. Oysa varoluşçu psikiyatri de diyebileceğimiz disiplin başkaldırıları bir olanak olarak ele alır ki burada, tam da burada “olasıların ya da olasılıkların varolandan yani gerçekten daha zengin” olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Diğer bir deyişe cennete denge hali dersek Adem ile Havva’nın Yasak Meyve’den yiyerek cennetten uzaklaştırılmaları termodinamik bir süreç olarak sistemin dengeden uzaklaştığını gösterir. Ve her dengeden uzaklaşma aslında yeni bir denge arayışıdır ki bu bağlamda her hastalığın da yeni bir sağlık arayışı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Diğer yandan, aslında hastalıkları biz üretiriz, demek istediğim hastalıklar dışarıdan gelmez ve her yolunda gitmeyen süreç gibi bu süreçler bizden şefkat, anlayış bekler. Diyeceğim o ki yolunda gitmeyen süreçler bir tehdit değildir. Sistemin, kendinde kendi kendine kendini örgütleyen, varolabilmek için varettiği süreçlerdir yolunda gitmeyen süreçler ve ne yaparsanız yapın bütünüyle yok edemezsiniz onları. Bu yüzden Adem ile Havva’nın cennetten kovulmaları doğal olduğu kadar adildir de.
KAİNATIN AĞRIYAN YERİ İNSAN
Toparlarsam, BİR’ken, buna cennet de diyebiliriz ya da çocukluk, gerçek değilizdir, yani “bütün gerçek değildir”. Denge halindeyken yani düzenliyken sistemi oluşturan süreçler uyurgezer bir şekilde sisteme/organizmaya hizmet ederler. Herhangi bir sorun, bir ağrı, sızı yoktur. Her şey tıkır tıkır işler, işlemektedir. Ne zaman bir yerimiz ağrısa oraya odaklanırız. İşte bütünlüğün, birliğin bozulduğu an. Ağrıyan yerimiz bize, yani bütüne bir şeyler söyler: Yerim, konumun bu, ben buradayım. Bu anlamda ağrının bir dil olduğunu bilmem söylemem gerek var mı! Bu aynı zamanda da bütüne bir çağrıdır, bir dua, bir serzeniş. Bu yüzden ezanlar beni ağlatır. Tıpkı ağrıyan bir yerimizin bize çıkardığı çağrı gibi ezanla da biz bütüne bir çağrı çıkarır ve ondan bir yanıt bekleriz. Bu bağlamda insanın da kâinatın ağrıyan yeri olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. (KAİNATIN AĞRIYAN YERİ İNSAN – Yayıma hazır dosya) Tam da bu noktada, Adem ile Havva cennetten kovularak dünyaya gelirler ki Tevrat şöyle başlar: Adem Havva’yı bildi. Öyle görünüyor ki bilmek ilk günah ve bu anlamda da bir başkaldırı. Hani “kendimi bildim bileli” deriz ya tam da o an’da aslında dünyaya geliriz. Yani cennet tam da kendimizi bildiğimiz an’da biter. Böylece bütünü oluşturan süreçlerin ayaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz ki tam da bu noktada az önce bütüne körlemesine hizmet eden süreçler kendi varlıklarını kazanırlar. Varoluş da zaten budur. Eşya uyanmıştır ve görmeye başlamıştır. Termodinamiğin kallavi isimlerinden, Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine, dengeden uzak durumlarda maddenin görmeye başladığını özellikle vurgular ki Nobel ödülünü almasının gerekçesi de “içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmazsa sistemlerin varolan konumlarını sürdürme, koruma eğiliminde” olduğunu kanıtlaması olarak vurgulanmıştır. Bu tür sistemler kapalı sistemlerdir, kâinatta az da olsa bulunurlar, ama çoğunlukla kendinde kendi kendine kendini var eden, oto-organizatör de diyebileceğimiz süreçler/sistemler söz konusudur. Bu doğrultuda kâinat için kendinde kendi kendine kendini işleten bir işletim sistemi de diyebiliriz. Sonuçta, özetle anlattığım üzere, canlılığın gereği olarak, son derece karmaşık bir süreçler içre süreçler olan bir organizmanın içinde yer alıyoruz, ancak burada şöyle de bir durum söz konusu: İçinde olduğumuz sistem aynı zamanda da içimizde. Yani bizler de kendi bütünlüğümüz anlamında içinde mikro süreçler bulunduran makro süreçleriz. Yani, buraya kadar özetle anlattıklarımı bir dize ile daha da özetleyecek olursam: “İçindeymişim meğerse içimde olanın.”
Kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma
Şimdi, eğer izin verirseniz ve elbette arzu ederseniz sizi içinde olduğumuz kadar aynı zamanda da içimizde olan ve kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma ile tanıştırmak istiyorum. Bunun için sizden öncelikle gözleriniz kapatıp rahatlamanızı rica edeceğim.
İyice rahatlıyoruz şimdi. Derin derin nefes alıyoruz, diyaframınıza kadar izleyin nefesinizi. Sonra gerisin geri aynı yolu ilerleyin nefesinizi verirken. Ah, evet oksijen soluyan birer azot taneciğiz hepimiz. İlk nefesimizi aldığımızda ağlamamız bu yüzdendi. Oksijen ciğerlerimizi yakmıştı. Sonra alıştık. Alıyor veriyorsunuz. Her aldığınız nefeste bütün kainatı içinize çekiyor her verdiğiniz nefeste gerisin geri veriyorsunuz. İyice dâhil olun o yola. Kulağınız bende gözünüz yolda olsun. Tam da şimdi, Zeki Müren’i hatırlamamak mümkün mü? Şimdi de birkaç dizeyle bir selam çakalım Zeki Müren’e:
Bir kadına/erkeğe başladığında
o tuhaf eşikte
topraktan başını çıkarıp havayı koklayan bir köstebek gibi
tedirgin ve heyecandan ölmek üzereyken
iyi gelir Zeki Müren dinlemek iyi
bir gül açmak demektir bu
daha ne olsun
Daha ne olsun arkadaşlar, nefes alıp veriyorsunuz. Öyledir, “nefes almak güzeldir.” Öyledir:
bütün rastlantılar güzeldir
yosun güzeldir, aşk güzeldir
İyice rahatladınız artık. Kendinizde kendi kendinize kendinizi soluyorsunuz. Bir nabız gibisiniz, kainatın bileğindeki bir nabız, tıp tıp atıyorsunuz. Tıp, tıp, tıp… Bir şeyin içinden geçiyorsunuz, bir şeyler sizin içinizden geçiyor. Her şeyle birlikte, aynı sahanlıkta, aynı göğün altındayız. Korkmayın, bizden başka kimse yok. Biz bizeyiz. Hayal edin, daha neler var neler, örneğin;
Eliniz uzanmış zerdali koparıyor ağacın birinden
ağacın biri uzanmış zerdali veriyor elinize
kocaman yaşamak bu, minicik
atomların içinde devasa dünyalar
dalgayken parça
parçayken dalga
çarpa çarpa birbirimize
bağıra çağıra
güle oynaya
kallavi bir soruyuz belki de
cevabın ta kendisi.
Şimdi de evinizdesiniz. Evinizi gözünüzde canlandırın. Şöyle bir dolaşın içinde, sağına soluna bakının, çünkü birazdan o evden çıkacaksınız. Biliyorum biraz zor olacak, ama o evi artık barınmanın mümkün olmadığı eski, karanlık bir ev/dünya olarak kabul edin ve evden çıkın. Sokaktasınız. Şimdi evi bir güzel katlayıp sokaktan çıkarın. Sonra sokağı mahalleden, mahalleyi şehirden şehri ülkeden, ülkeyi dünyadan çıkarın. Tamam, yoruldunuz, az dinlenin, dinlendikten sonra dünyayı alıp hop kâinattan çıkarın. Ama gördüğünüz gibi bu işin sonu yok. Kainatı nereden çıkaracaksınız şimdi? İyisi mi alıp kainatı kendinizden çıkarın, olup bitsin. Belki de böylece evrensel olandan kozmik olana geçebiliriz. Kim bilir? Ilya Prigogine’ye göre bunu defalarca denedik, ama başaramadık. Umarım bu kez başarırız.
Gülümseyerek.
Uluer Aydoğdu
Kasım 2009, İzmir