denizsuyukasesi yedinci yılında

Salı, Aralık 1, 2009


İlk sayısı Kasım-Aralık 2003 yılında yayımlanan denizsuyukasesi 40. sayısıyla yedinci yılına giriyor. Altı yıldır denizsuyukasesi’ni destekleyen herkese çok teşekkür ediyorum.

 

Hülya Özel, İsmail Gümüş, İbram Erdem, Bedri Karayağmurlar, Turgut Yücel, İlker İşgören, Hülya Deniz Ünal, M. Mahzun Doğan, Namık Kuyumcu, Ünal Ersözlü, Özkan Satılmış, Aydın Şimşek, Ahmet Günbaş, Volkan Şenkal, Hasan Gülsaçan, Yiğit Demirbaş, Nigar Okyay, Tahsin Şimşek, Yusuf Deniz, Bülent Özcan, Nice Damar, Onur Behramoğlu, Halim Şafak, Semra Yücel, Vadi Çiçekli, A.Uğur Olgar, Aziz Kara, Tuğrul Keskin, Hicret Aydoğar, Savaş Ünlü, Muhittin Bilgin, Müesser Yeniay, Mustafa Ergin Kılıç, Betül Yazıcı, Cihan Küçük, Mehmet Ersoy, Ahmet Uysal, Özcan Yalım, Olcay Özmen, Perihan Baykal, Muzaffer Kale, Ferruh Alışır, Şakir Özüdoğru, Necati Albayrak, Tuba Susoy, Nur Sicimoğlu, Mehmet Rayman, Asuman Susam, Hakan İşcen, Halide Yıldırım, Hakan Kartal, S. Zeynep Karadağ, Perihan Yakar, Yaşar Bedri, K. Hayri Yetik, Bâki Ayhan T., Altay Öktem, Ahmet Gök, Necmi Selamet, Bedrettin Aykın, Haydar Ergülen, Kadir Aydemir, Rezzan Erton, Veysel Çolak, Özgür Ozan, Dilek Erden,  Anıl Cihan, Elif Nuray, Aslıhan Tüylüoğlu, İlhan Büyükcebeci, Serkan Özer, Bülent Güldal, Halim Yazıcı, Sedat Şanver, Melih Elhan, Nefise Pınar, Hüseyin Atabaş, Metin Dikeç, İbrahim Keskin, Hüsamettin Çetinkaya, Şükran Aydın, Mehmet Sarsmaz, Altay Ömer Erdoğan, A. Neyzar Karahan, Bilsen Başaran, Bora Berkit, Can Ceylan, Fergun Özelli, Dilek Özkan, Dinçer Sezgin, Ertan Yılmaz, Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Hüseyin Peker, Atilla Er, Mehmet Sadık Kırımlı, Mehmet Mümtaz Tuzcu, M. Murat Küçükaydın, Mazhar Alphan, Nesrin İnankul, Nuri Dağdelen, Oğuz Tümbaş, Onur Akyıl, Rafhet Candan, Timuçin Özyürekli, Vahdettin Yılmaz, Yusuf Alper, Zeynep Uzunbay, Gökben Derviş, Erkan Kara, Eda Keskin, Sevil Avşar, Nüket Hürmeriç, Ersan Erçelik, Arzu Alır, Ogün Kaymak, Taner Cindoruk, İhsan Tevfik, Hakan Savlı, Tuğrul Asi Balkar, Ferhad Gülsün, Alaattin Topcu, Ümran Ersin, Emel İrtem, Fadıl Oktay, Baki Yiğit, Ümit Sarıaslan, Dursun Nadir, Mvstafa Berkay Isık, Betül Yegül, Ali Aydemir, Abdülkadir Budak, Serdar Koçak, Neslihan Perşembe, Mine Ömer, Fatma Aras, Halil İbrahim Özbay, Murat Cemal Özçınar, Necla Maraşlı, Ilgaz Büyükcebeci, Fatih Yavuz Çiçek, Cavit Işık Yavuz, NihatBehram, Levent Özbek, Gülderen Canyurt, Aydan Yalçın, Salih Gözek, Seda Eriş, Yaprak Ünvar, Nurcan Çelik, Nefise Karataş, Murat Koçak, Belgin Günay, Caner Ocak, Koray Feyiz, Ahmet Ada, Halil İbrahim Polat, Gökhan Arslan, Rengin Özesmi, Halil Güler, Deniz Dengiz, Tevfik Hatipoğlu.

Etiketler : denizsuyukasesi,ulueraydoğdu,fanzin,izmir,hülya

GEÇMİŞTE KALDI EV

Çarşamba, Kasım 25, 2009

GEÇMİŞTE KALDI EV 

-Barınak artık imkansızdır-

           Theodor ADORNO

   Geçmişte kaldı ev

   sıcacık tenin

   barınak artık imkansız

   bir zamanlar iyi talihim olan

 

   Billur

   şamdan

   istanbul’dan

   ah rakıya dökülen saçların

   su

  

   İçerdim

   baldırlarını

   bir öpüşte

  

   Geçmişte kaldı ev

   kocaman memelerin

   barınak artık imkansız

   bir zamanlar iyi talihim olan

 

   Aşk

   mobilya tasarımı

 

   Uluer Aydoğdu

 

(Mart 2006, Sayı 13, Denizsuyukasesi)     

 


Etiketler : Adorno,barınak,aşk,istanbul


Şiir geçmişte kalmıştır / Şiir artık imkansızdır

 

 

Theodor W. Adorno, Minima Moralia adlı kitabının o meşhur pasajında “EVSİZLERE SIĞINAK”, diye başlayarak “Ev geçmişte kalmıştır” ve “Ev artık imkansızdır” der. Ordayım. Her anlamda, her boyutta. Şiire, şiirde bir varlık, yer, statü edinmenin pis kokusu karışmıştır. Selim Işık görse kahrından ağlardı.

 

Birbirimizi boğazlayarak varlık edinme çabalarımız  “varoluşsal eşitliğimizi” ortadan kaldırıyor. Giderek daha da sıkışıp kalıyoruz barınmaya çalıştığımız varlıklarımızda. Bu tarif şiir için de geçerlidir. Şiirde barınmaya, tutunmaya; orada bir varlık edinmeye çalışmak pis bir savaşı gerektiriyor. Asıl açıklanması gereken buyken bu şiir yaşamı açıklamaya, tarif etmeye kalkışıyor. Claude Levi-Strauss, araçların amaca dönüşmesinin yaşamın dolaylanması anlamında nasıl bir risk taşıdığını çok açık bir şekilde ortaya koyar. Şairliğin bir kapana dönüştüğünü, dönüştürüldüğünü söylemeye çalışıyorum. Varlık edinmek bir varlıklar hiyerarşisini ve bu hiyerarşinin içinde yukarıdan aşağıya doğru bir sıralanmayı; yer, konum edinmeyi getirdiğinden bu böyle. Adorno’dan çalıp şiire uyarlayarak söylersem ‘Bir Tabula Rasa üzerinde inşa ettiğimiz modern, kurgusal ve yapısal şiirler kendimizi kapatıp barınmaya çalıştığımız ve oradan diğerlerine efelenip tısladığımız hücrelerden başka bir şey değil. Nasıl bir şeydir bu. Yergim bunadır. Cüretimi bağışlamayın.

 

Tam da burada, Tabula Rasa’dan söz edince aklıma Slavoj Žižek’in Yamuk Bakmak / Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş adlı kitabında söz ettiği Patricia Highsmith’in “Karanlık Ev” adlı hikayesi geliyor. Bu hikayedeki ev ‘bir tabula rasa’ olarak vardır ve “… fantazi mekanın boş bir yüzey olarak, arzuların yansıtılacağı bir tür perde olarak işleyişini kusursuz biçimde gösterir.” Şöyle: “Olay, erkeklerin akşamları barda toplanıp her zaman bir şekilde kasaba yakınlarındaki bir tepede bulunan ıssız, eski bir binayla bağlantılı olan nostaljik anıları, yerel efsaneleri -genellikle gençlik maceralarını- yad ettikleri küçük bir Amerikan kasabasında geçer. Bu esrarengiz ‘karanlık ev’in üzerinde bir lanet, erkekler arasında da oraya yaklaşmanın yasak olduğu konusunda üstü kapalı bir fikir birliği vardır. Eve girmenin ölümcül tehlike getirdiği varsayılır (evin perili olduğu, evde yalnız yaşayan ve bütün davetsiz misafirleri öldüren bir delinin oturduğu gibi söylentiler vardır), ama ‘karanlık ev’ aynı zamanda, hepsinin ergenlik anılarını birbirine bağlayan bir yer, kuralları, özellikle de cinsellikle ilgili kuralları ilk kez ‘ihlal’ ettikleri yerdir  de (adamlar, yıllar önce, ilk cinsel deneyimlerini kasabanın en güzel kızıyla orda yaşadıklarına, ilk sigaralarını orda içtiklerine dair hikayeler anlatıp dururlar). Hikayenin kahramanı kasabaya yeni taşınan genç bir mühendistir. ‘Karanlık  ev’le ilgili bütün efsaneleri dinledikten sonra, meclistekilere bu esrarengiz evi ertesi akşam araştırmak niyetinde olduğunu söyler. adamlar bu sözlere sessiz ama yoğun bir hoşnutsuzlukla tepki verirler. Ertesi akşam genç mühendis evi ziyaret eder, başına korkunç, en azından beklenmedik bir şey gelmesini beklemektedir. Bu yoğun beklenti içinde karanlık, eski harabeye yaklaşır, gıcırdayan merdivenleri tırmanır, bütün odaları inceler, ama zemindeki çürüyen birkaç kilim dışında hiçbir şey bulamaz. Hemen bara döner ve meclisteki adamlara zafer kazanmışçasına bir edayla ‘karanlık ev’ dedikleri yerin eski, boktan bir harabe olduğunu, esrarengiz ya da büyüleyici hiçbir yanı olmadığını söyler. Adamlar dehşete kapılır; mühendis tam oradan ayrılacağı sırada adamlardan biri hiddetle üzerine saldırır. Mühendis kötü düşer yere ve az sonra da ölür.” Hikâye böyle, ama peki “Adamlar yeni gelmiş bu mühendisin yaptıkları karşısında niye dehşete kapılırlar?” Ayrıntılar bir yana, hikayenin gelişimi içinde elbette hayati bir öneme sahip bu ayrıntılar, asıl olarak adamların boş bir mekanda -tabula rasa- kurdukları, inşa ettikleri dünyalarıdır ve görüldüğü gibi bu dünyanın yıkılmasına şiddetle tepki gösterirler. Kurduğumuz dünyalarla -gerçeklik-, hakikat -Gerçek- arasındaki farktan söz ediyorum. Bu doğrultuda şairlerin barınmaya, varolmaya çalıştıkları şiirler kurulmuş, imal edilmiş birer mekân olarak varolan düzeni ‘ihlal’ ettikleri yerler olduğu gibi yasaktır da aynı zamanda da. Toplumsal sözleşmenin yasakladığı anlam, değer ve kuralların yansıtıldığı boş bir mekân işlevi görür bu anlamda şiirler. Şimdi, tam da burada, Slavoj Žižek’in vurguladığı gibi “Hiçbir şey’den” böylece, “yamuk bakarak” idealleştirilmiş bir dünya çıkar. Hokus pokus… Ancak bu dünya aynı zamanda da, yine Slavoj Žižek’in belirttiği gibi, “Gerçeklikteki bir kara deliktir.” Diğer bir deyişle kurgulanan dünya kurgulayanları yutar. Yani yine Hokus pokus….

 

Tam da bu noktada insan zihninin ürettiği en kallavi paradokslardan biri olan  schrödinger’in kedisi meselesine bir başka açıdan göz atarsak: Zehirli partikül -radyasyon- salgılayan bir kutuya konan bir kedi acaba ölü müdür yoksa canlı mıdır? Birisi gidip kutuya bakıncaya, yani kediyi gözlemleyinceye kadar kedi % 50 yaşıyor %50 ölüdür. Diğer bir deyişle hem canlıdır hem de ölüdür. Kedinin ölüp ölmediğine karar verecek olan gözlemcidir. Bu doğrultuda geri dönüşümsüz, yani ölümlü dünyaya bırakılmış insanın hali de bu kedinin halinden farksızdır. Birisi gelip bize yaşıyorsun deyinceye kadar ölü müyüz yoksa canlı mıyız bilemeyiz. Tam da burada yine bir hokus pokus vardır: Kopyalanarak bize kadar gelen ve bizim de gelen bu kopyalardan (anne-baba) kopyaladığımız bilincimiz yaşadığımızı, ancak günün birinde öleceğimizi söyler bize. Böylece ölüm salgılayan bir kutunun (hayatın) içinde olduğumuzu öğreniriz. Geri dönüşümsüz bir süreçtir bu. Diğer yandan ise burası insanın kediden farklılaştığı kritik andır, hikâyenin belki de en heyecanlı yeri… Uyanık insanoğlu geri dönüşümsüz bu süreçten kurtulmak için, kendini kendinden daha üstün, en üstün, sonsuz üstün bir varlığa bağlayıp kendine geri dönüşümlü bir hayat kurgulayarak bir varlık edinir. Bağlandığı varlık ‘sağlam bir kazıktır’ aslında. Bu ‘kazığa’ bağlı ipe tutunarak düştüğü yere gerisin geri çıkacaktır. Geri dönüşümsüzlükten geri dönüşümlü bir hayat çıkarmak. Başa sarmak. Müthiş… Ancak bu kurguyla kendini kurtarmayı bırakın, tam tersine girdiği bu kutuya gömülüp kalmıştır. Yani kendini kurtarmak için kurguladığı hayata -hiçlikten kendini, insanı çıkarmış-, hiçlikten çıkarıp edindiği varlığına gömülmüştür. Gerçekliği “… bir kara deliktir.” Varoluştan edinilen varlık bir kara delik gibi yutar durur varlığını.      

Bu kurgusal gerçekliğin içinin boş olduğunu söyleyerek, biliyorum, kendimi hikâyedeki genç mühendis gibi tehlikeye atıyorum.     

 

Bu durum yalnızca şiir için değil, bütün hallerimiz için geçerli. Adorno’nun isabetli bir şekilde söylediği gibi “Bütün mülteci aydınlar sakat kalmış insanlardır ve kendi gururlarının kapalı odasında bu gerçeği birdenbire anlayarak daha da sarsılmak istemiyorlarsa eğer, zayıflıklarını en başta kendilerine itiraf etmeleri yerinde olur.” Bu doğrultuda “Toplumsal ürünün yabancı uyrukluların payına düşen kısmı her zaman yetersizdir ve bu yüzden de genel rekabetin içinde kendi aralarında umutsuz bir ikincil çekişmeye girmek zorunda bırakır onları.” Durum, görüldüğü gibi burada daha vahimdir. Tamam, bunlar süslü sözler olabilir, Adorno da geçmişte kalmıştır, ama hayatlarımız da gerçeğe değmeyen hayali hayatlardan başka bir şey değil. Mevlana ne kadar güzel tarif etmiş: “Onlar gökte uçan kuşu değil de gölgesini avlamaya çalışıyorlar”. Bu da sanırım artık varolmadıklarının bir kanıtı. Canlı kanlı olan canlı kanlı olana yönelir, ölüler ise ölülere… Ölü oldukları halde ölü olmadıklarını kanıtlama çabası. Nasıl olacaksa? Bir bildiği vardır hayatın.  

 

Akışın tıkandığı görülmüş bir şey değildir, ancak kimi zaman bir çöle saplanabiliyor işte. Bu durumda artık esamisi okunmayan, çoktan kuruyup gitmiş özgür varoluşun nasıl da bu hale geldiğinin göstergeleri olarak işe yarayabilir hayatlarımız belki. Diğer yandan daha önce başka bir yerde “Neanderthal insanının içgüdüsel, kaslı şiirleri olduğunu” söylemiştim. Akan, durmak bilmeyen, sözcükleri arasında mesafeleri, es’leri olmayan şiirler. Bir ki üç bir ki üç dört değil bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz… şeklinde. Tıslayan, böğüren, gırtlağı zorlayan akıntılar. Cıva yataklarından, aşk yataklarından akıp gelen kendiliğinden akıntılar… Nasıl çişi geldiğinde işemeye gidiyorsa insan şiiri geldiğinde bırakılacak akıntılardan söz ediyorum anlayacağınız. İçi şiirle dolu olduğunda şiir yazar insan.

 

Güdükleştirilmiş ne varsa hepsini uyandırmaya çalışıyorum epeydir. Öncelikle kuyruğumu sallamayı umuyorum yakın bir zamanda.

 

İnşa edilmiş şiirde kendine varlık edinmeye çalışan kişi (şair) aslında “diri diri mumyalanmıştır.” İlerleme moronluğu adına sözde bir ilerleme çizgisinde bir şiirden başka bir şiire ilerlediğini sanma saçmalığı ise çizgisel tarihin icadı ilerleme bandına oturtulmuş figürlerin figüratif tatmini için var. Bunu da yeri gelmişken söyleyeyim. Bu figürler ilerlediklerini, geliştiklerini sanırlar. Oysa geri dönüşümsüz bir şekilde yok oluyorlar. Ben hiç olmazsa “gelip geçmenin tadı damağımda” diyorum.

 

Bütün bunlardan haberi olmayanlar ise çok şanslılar. Kıstırılmışlığın, avlanmışlığın içinde hakikaten özgürmüş gibi yaşayıp gidiyorlar işte. Ne mutlu onlara.

 

Şiir geçmişte kalmıştır. İyi, güzel günleri hayal etmek de, kafamızı her kaldırdığımızda başımızı çarptığımız taşlaşmış uygarlığın kendinden emin sesi ve bu acıdan kaçmak için mecburen kendi ölü dünyamıza, sığınaklarımıza, barınaklarımıza, varlıklarımıza döndüğümüz hayatlarımız da, teknolojinin ilerlemesiyle insan, şiir, ahlak mühendisliğindeki çarpıcı gelişmeler de “… insana çoktan biçilmiş olan hükmün infaz edilmesidir sadece.” Evler, şiirler, insan “eski konserve kutuları gibi kullanılıp atılacak şeylerdir artık.” Bunu kimse önleyemez, kimse “bu tabuttan sağ çıkamaz.” Bir varlık edinme çabası, adı ne olursa olsun, daha ilk baştan, insan ‘dünyaya düştüğünde’ “varoluşsal eşitliğin” ve özgürlüğün elden çıkarılmasıdır. Edindiğimiz varlıklarımızla kazandığımız şeylerin bedeli çok ağır olmuştur. Varın öyleyse bunun tadını çıkarın. Varın şair olun. Ancak şiir şimdilik imkânsızdır. Tıpkı insanın imkânsız olması gibi. İnsan da geçmişte kalmıştır ve hava durumuna göre de yakın bir gelecekte insan beklenmiyor.

 

Bir şiir sahibi olmanın da ev sahibi olmaktan farkı yok.

“Ev sahibi olmamam, iyi talihimin bir parçası sayılabilir” demişti Nietzsche.

 

Bu katılaşıp taşlaşmış varlıklarımızdan akışkan, canlı kanlı, iliklerine kadar devinen bir hayat çıkamayacağı gibi şiir de çıkmaz. En azından şimdilik…

 

Uluer Aydoğdu

 

 

(denizsuyukasesi, ağustos 2007, sayı 27.)

Etiketler : Adorno,ev,şiir,uluer

DIGIL / ÇAYHANE MUHABBETLERİ (II)

Cumartesi, Kasım 21, 2009


DIGIL / ÇAYHANE
BÜTÜN ZAMANLARIN EN DIGIL ÇAYHANESİ

MERKEZİN PAZARINDAKİ SANAT

ONUR AKYIL
ULUER AYDOĞDU

20 Kasım 2009 Cuma - Saat: 19:00


1733 Sokak No: 1/1-B KARŞIYAKA - İZMİR

Etiketler : dıgıl,çayhane

DIGIL / ÇAYHANE MUHABBETLERİ

Cumartesi, Kasım 21, 2009


DIGIL / ÇAYHANE MUHABBETLERİ'nin ilki 13 Kasım 2009 Cuma günü yapıldı.

Onur Akyıl'la birlikte katıldığımız MUHABBETLER'in başlığı BİR BİLİNÇ GEZİNTİSİ'ydi.

 

 

BİR BİLİNÇ GEZİNTİSİ

 

 

Öncelikle hoş geldiniz. Doğrusu şimdi ne diyeceğimi, nasıl başlayacağımı pek kestiremiyorum. Bilinç, bilinç dışı, gezinti… Bütün bu sözcükleri bir araya getirerek bir cümle kurmak, özellikle de başlangıçta zor görünüyor. Ama başlamak gerekiyor, gelişmek ve bitmek için. Belki, daha sonra ‘bitmeleri’ bitirmeye geçebiliriz. Bu nedenle bir tekerleme ile başlayacağım. Böylece bir merhaba demeyi ve az sonra sizi tanıştırmayı düşündüğüm “kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma” ya bir giriş yapmayı umuyorum. Biliyorum, 'ummak tehlikeli bir şey'. Bu anlamda sık sık “umduğum gün bitmişimdir” derim. Hatta “bütün bekleme salonlarının dinamitlenmesi” gerektiğini de özellikle söyleyeyim.

 

Öngörülemez süreçler

 

Ama öncelikle, şimdi, burada oluşumuzla ilgili olarak size birkaç cümle ile nöronlardan söz edecek olursam: Nöronlar beynimizdeki sinir hücreleridir. Bunların “tek başlarına düşünme kabiliyetlerinin” olmadığını özellikle belirtmek istiyorum, ancak nöronlar bir araya geldiklerinde “düşünme yetisine sahip insan beynini üretirler”. Yani “basit kurallardan karmaşık örüntüler” oluşabilir ve bu durum öngörülemez bir süreçtir, diyeceğim o ki emergency bir durum söz konusudur.

 

Bu anlamda belki de şimdi, burada toplanışımız yeni oluşumlara gebedir. Kim bilir? Zaman içerisinde bunu göreceğiz.  Düşünün, tek başına bir kalp ya da bir akciğer ya da el, ya da ayak hiçbir şeyken bir araya geldiklerinde beden dediğimiz bir bütünü oluşturur. Belki de bizler de şimdi, burada bir araya gelerek yeni bir bütüne/sürece doğru hareket edeceğiz ya da hiçbir şey olamayacak. Demin dediğim gibi bu süreçler öngörülemez süreçlerdir, ama yeni düzenlemelerin/oluşumların oluşması için nasıl atomlar birbirileriyle öyle ya da böyle etkileşime giriyorsa biz de şimdi, burada bir etkileşim içinde olacağız. Belki bir uyumu, bir ahengi, bir dengeyi, bir düzeni yakalayacağız.

 

Tekerleme şöyle:

 

Her aldığım nefeste içime çekiyorum evreni her verdiğim nefeste geri veriyorum.

Kendimde kendi kendime kendimi soluyorum. Kendimde kendi kendime kendimi

soludukça kendimi varediyorum. Kendimde kendi kendime kendimi var ettikçe var

olan, varoldukça vareden bir sürecim ben. Kendimde kendi kendime kendimi var

ettikçe varolan, varoldukça vareden bu sürecin bilinciyim ben. Bu bilincin varlığı,

bedeniyim ben. Çiçekler nasıl açmaktan, kuşlar nasıl uçmaktan başka bir başka

bir şey bilmiyorsa ben de var olmaktan başka bir şey bilmiyorum.Bir de bildiğim,

şimdi, şu an sizlerle birlikte burada var olduğumuz. Bunun bilinci ile herkesi saygıyla,

sevgiyle, dostlukla selamlıyorum. Merhaba, merhaba alacakaranlıkta öten ilk kuş.

Selamünaleyküm kertenkele.

 

Yolunda Gitmeyen süreçler

 

Alacakaranlıkta öten kuşlara, kertenkelelere, dolayısıyla da kâinata bir selam çaktıktan sonra şimdi sözü yolunda gitmeyen süreçlere getirmek istiyorum.

 

Nerdeyse çocukluğumdan bu yana yolunda gitmeyen süreçler ilgimi çekmiştir. Daha 16 yaşındayken, 1981 yılında yaşadığım bir ölüm deneyiminden sonra günlüğüme şunu yazmıştım: Kanserli hücreler, kendileri de ölecekleri halde, içinde bulundukları organizmayı/bütünü neden öldürmeye/yok etmeye çalışırlar? Herkes takdir edecektir ki bu hücreler bu kadar da geri zekâlı olamazlar. Aslında şöyle biraz düşündüğümüzde burada yasak meyve imgesini hemen yakalarız. Şöyle: Her sistem ya da organizma ya da isterseniz buna âlem deyin ya da hücre başlangıçta nerdeyse mükemmele yakın bir düzen/denge halinde bir bütündür. Zaten bizler de sağlıklı olduğumuzda kendimizi bir bütün olarak yani BİR olarak hissederiz. Ancak, daha ilk nefesimizi aldığımızdan itibaren düzensizleşip dengeden uzaklaşmaya başlarız. Bu yavaş yavaş ve hızlı hızlı olur ve her organizma başlangıç koşullarına aşırı duyarlıdır. Yani, BİR’ken, yani bir bütünken, düşünsenize, bir tane olanı, eşiz ve biriciğizdir, yani bir taneyizdir. İşte, bu bir tane olan, canlılığın gereği olarak, ki (burada canlılığı belki de yeniden tarif etmek gerekebilir, bana soracak olursanız insanbiçimsellikten uzak anlamda hareket eden her şey canlıdır. Yani canlı dediğimiz şey ille de insanbiçimsel bir formda değildir. Bu anlamda içinde yaşadığımız gezegenden tutun da dağlara, taşlara, her gün kullandığımız araç ve gereçlere, otobüslere kadar her şey canlıdır. Nietzsche’den çalarak söyleyecek olursam: “Eğer görebilen gözler olsaydı bir kayanın dans eden bir kaos olduğunu görürdü”. Hani, zaman zaman kırılmaz, bükülmez, ölmez durumlara gönderme yapmak için “kaya gibi” deriz ya aslında kayanın nasıl da vığıl vığıl kaynayan bir süreçler içre süreç olduğunu bilmediğimizden böyle söyleriz. Zaten, Nietzsche de bu nedenle az önce alıntıladığım gibi “Eğer görebilen gözler olsaydı bir kayanın dans eden bir kaos olduğunu görürdü”, der. Hatta kimilerine saçmalık gelebilir, ama bir kayanın bilincinden bile söz edebiliriz.  Burada, içten bir bakışa ihtiyacımız vardır. Yani tek bir kayanın bilinci olduğunu söylemek zorken bir bütünün, yani dünyanın içinden doğru baktığımızda, yani ön plana çıkanların arkasında ya da altında ne vardı diyerek baktığımızda bir bütünün içinde kayalarla, dağlar ve nehirlerle, her şeyle birlikte oluştuğumuzu görürüz ve bu bağlamda her şeyin kendi bütünlükleri içinde daha oylumlu başka bütünlere katıldıklarını. Bu doğrultuda bütünün var ettiği süreçler söz konusudur. Yani bizim bir bilincimiz varsa bu bilinç her şeyle birlikte oluşan bir süreçtir ve bu anlamda diğer şeyleri ortadan kaldırırsanız bir bilinçten söz etmek mümkün olmayacaktır) varolmak için varetmek zorundadır. Tam da bu noktada yasak meyve olarak imgesel anlamda ortaya konulan şey sistemin varolabilmek için ihlal edilebilir bir başkaldırı unsurunu kendi içinde bulundurduğudur.

 

Olasılar varolandan daha zengindir

 

Klasik psikiyatri şöyle der: Her başkaldırı varolan düzene bir tehdittir ve görüldüğü yerde ezilmelidir. Oysa varoluşçu psikiyatri de diyebileceğimiz disiplin başkaldırıları bir olanak olarak ele alır ki burada, tam da burada “olasıların ya da olasılıkların varolandan yani gerçekten daha zengin” olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Diğer bir deyişe cennete denge hali dersek Adem ile Havva’nın Yasak Meyve’den yiyerek cennetten uzaklaştırılmaları termodinamik bir süreç olarak sistemin dengeden uzaklaştığını gösterir. Ve her dengeden uzaklaşma aslında yeni bir denge arayışıdır ki bu bağlamda her hastalığın da yeni bir sağlık arayışı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Diğer yandan, aslında hastalıkları biz üretiriz, demek istediğim hastalıklar dışarıdan gelmez ve her yolunda gitmeyen süreç gibi bu süreçler bizden şefkat, anlayış bekler. Diyeceğim o ki yolunda gitmeyen süreçler bir tehdit değildir. Sistemin, kendinde kendi kendine kendini örgütleyen, varolabilmek için varettiği süreçlerdir yolunda gitmeyen süreçler ve ne yaparsanız yapın bütünüyle yok edemezsiniz onları. Bu yüzden Adem ile Havva’nın cennetten kovulmaları doğal olduğu kadar adildir de.

 

KAİNATIN AĞRIYAN YERİ İNSAN

 

Toparlarsam, BİR’ken, buna cennet de diyebiliriz ya da çocukluk, gerçek değilizdir, yani “bütün gerçek değildir”. Denge halindeyken yani düzenliyken sistemi oluşturan süreçler uyurgezer bir şekilde sisteme/organizmaya hizmet ederler. Herhangi bir sorun, bir ağrı, sızı yoktur. Her şey tıkır tıkır işler, işlemektedir. Ne zaman bir yerimiz ağrısa oraya odaklanırız. İşte bütünlüğün, birliğin bozulduğu an. Ağrıyan yerimiz bize, yani bütüne bir şeyler söyler: Yerim, konumun bu, ben buradayım. Bu anlamda ağrının bir dil olduğunu bilmem söylemem gerek var mı!  Bu aynı zamanda da bütüne bir çağrıdır, bir dua, bir serzeniş. Bu yüzden ezanlar beni ağlatır. Tıpkı ağrıyan bir yerimizin bize çıkardığı çağrı gibi ezanla da biz bütüne bir çağrı çıkarır ve ondan bir yanıt bekleriz. Bu bağlamda insanın da kâinatın ağrıyan yeri olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. (KAİNATIN AĞRIYAN YERİ İNSAN – Yayıma hazır dosya) Tam da bu noktada, Adem ile Havva cennetten kovularak dünyaya gelirler ki Tevrat şöyle başlar: Adem Havva’yı bildi. Öyle görünüyor ki bilmek ilk günah ve bu anlamda da bir başkaldırı. Hani “kendimi bildim bileli” deriz ya tam da o an’da aslında dünyaya geliriz. Yani cennet tam da kendimizi bildiğimiz an’da biter. Böylece bütünü oluşturan süreçlerin ayaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz ki tam da bu noktada az önce bütüne körlemesine hizmet eden süreçler kendi varlıklarını kazanırlar. Varoluş da zaten budur. Eşya uyanmıştır ve görmeye başlamıştır. Termodinamiğin kallavi isimlerinden, Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine, dengeden uzak durumlarda maddenin görmeye başladığını özellikle vurgular ki Nobel ödülünü almasının gerekçesi de “içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmazsa sistemlerin varolan konumlarını sürdürme, koruma eğiliminde” olduğunu kanıtlaması olarak vurgulanmıştır. Bu tür sistemler kapalı sistemlerdir, kâinatta az da olsa bulunurlar, ama çoğunlukla kendinde kendi kendine kendini var eden, oto-organizatör de diyebileceğimiz süreçler/sistemler söz konusudur. Bu doğrultuda kâinat için kendinde kendi kendine kendini işleten bir işletim sistemi de diyebiliriz. Sonuçta, özetle anlattığım üzere, canlılığın gereği olarak, son derece karmaşık bir süreçler içre süreçler olan bir organizmanın içinde yer alıyoruz, ancak burada şöyle de bir durum söz konusu: İçinde olduğumuz sistem aynı zamanda da içimizde. Yani bizler de kendi bütünlüğümüz anlamında içinde mikro süreçler bulunduran makro süreçleriz. Yani, buraya kadar özetle anlattıklarımı bir dize ile daha da özetleyecek olursam: “İçindeymişim meğerse içimde olanın.”

 

Kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma

 

Şimdi, eğer izin verirseniz ve elbette arzu ederseniz sizi içinde olduğumuz kadar aynı zamanda da içimizde olan ve kendinde kendi kendine kendini soluyan organizma ile tanıştırmak istiyorum. Bunun için sizden öncelikle gözleriniz kapatıp rahatlamanızı rica edeceğim.

 

İyice rahatlıyoruz şimdi. Derin derin nefes alıyoruz, diyaframınıza kadar izleyin nefesinizi. Sonra gerisin geri aynı yolu ilerleyin nefesinizi verirken. Ah, evet oksijen soluyan birer azot taneciğiz hepimiz. İlk nefesimizi aldığımızda ağlamamız bu yüzdendi. Oksijen ciğerlerimizi yakmıştı. Sonra alıştık. Alıyor veriyorsunuz. Her aldığınız nefeste bütün kainatı içinize çekiyor her verdiğiniz nefeste gerisin geri veriyorsunuz. İyice dâhil olun o yola. Kulağınız bende gözünüz yolda olsun. Tam da şimdi, Zeki Müren’i hatırlamamak mümkün mü? Şimdi de birkaç dizeyle bir selam çakalım Zeki Müren’e:

 

Bir kadına/erkeğe başladığında

o tuhaf eşikte

topraktan başını çıkarıp havayı koklayan bir köstebek gibi

tedirgin ve heyecandan ölmek üzereyken

iyi gelir Zeki Müren dinlemek iyi

bir gül açmak demektir bu

daha ne olsun

 

Daha ne olsun arkadaşlar, nefes alıp veriyorsunuz. Öyledir, “nefes almak güzeldir.” Öyledir:

 

bütün rastlantılar güzeldir

yosun güzeldir, aşk güzeldir

 

İyice rahatladınız artık. Kendinizde kendi kendinize kendinizi soluyorsunuz. Bir nabız gibisiniz, kainatın bileğindeki bir nabız, tıp tıp atıyorsunuz. Tıp, tıp, tıp… Bir şeyin içinden geçiyorsunuz, bir şeyler sizin içinizden geçiyor. Her şeyle birlikte, aynı sahanlıkta, aynı göğün altındayız. Korkmayın, bizden başka kimse yok. Biz bizeyiz. Hayal edin, daha neler var neler, örneğin;

 

Eliniz uzanmış zerdali koparıyor ağacın birinden

ağacın biri uzanmış zerdali veriyor elinize

kocaman yaşamak bu, minicik

atomların içinde devasa dünyalar

dalgayken parça

parçayken dalga

çarpa çarpa birbirimize

bağıra çağıra

güle oynaya

kallavi bir soruyuz belki de

cevabın ta kendisi.

 

Şimdi de evinizdesiniz. Evinizi gözünüzde canlandırın. Şöyle bir dolaşın içinde, sağına soluna bakının, çünkü birazdan o evden çıkacaksınız. Biliyorum biraz zor olacak, ama o evi artık barınmanın mümkün olmadığı eski, karanlık bir ev/dünya olarak kabul edin ve evden çıkın. Sokaktasınız. Şimdi evi bir güzel katlayıp sokaktan çıkarın. Sonra sokağı mahalleden, mahalleyi şehirden şehri ülkeden, ülkeyi dünyadan çıkarın. Tamam, yoruldunuz, az dinlenin, dinlendikten sonra dünyayı alıp hop kâinattan çıkarın. Ama gördüğünüz gibi bu işin sonu yok. Kainatı nereden çıkaracaksınız şimdi? İyisi mi alıp kainatı kendinizden çıkarın, olup bitsin. Belki de böylece evrensel olandan kozmik olana geçebiliriz. Kim bilir?  Ilya Prigogine’ye göre bunu defalarca denedik, ama başaramadık. Umarım bu kez başarırız. 

 

Gülümseyerek.

 

Uluer Aydoğdu

 

Kasım 2009, İzmir

Etiketler : DIGIL,ÇAYHANE,Onur Akyıl,Bilinç
<_script /><_script />